Hz. İbrahim (AS) kavmini şöyle uyarmıştı:

(Ankebut-25): “(İbrahim onlara) dedi ki: Siz sırf aranızda dünya hayatına has muhabbet ve sevgi uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiçbir yardımcınız da yoktur.”   

Ayetin günümüz yaşantısına hitap edecek manasal açılımına bakalım: “ (Esfele safiliyn hayat tarzı sebebiyle) gerçek sevgiden mahrum olarak nefret duygularıyla hareket eden sizler, Allah’a ve O’nun yarattıklarına olan nefretiniz yüzünden ilahlık hissiyatınıza uygun, hoş gelen heva ve hevesler edindiniz. Bu heva ve heveslerinize göre hayat tarzları oluşturdunuz. Böylece Kazanılmış Değişiminizi batıl yolda gerçekleştiriyorsunuz. Kıyamet günü bu nefretiniz çoğalacak da birbirinize yönelteceksiniz. Sonuçta varacağınız yer cehennem olacak ve dünya hayatında alıştığınız destek ve yardımları da bulamayacaksınız.”

Esfele safiliyn hayat tarzını benimsemiş, tercihlerini duniHi anlamda hürriyet ile gerçekleştiren, açıktan veya gizli pozisyonlu duniHi ilahların sadırları nefret kökenli kıyas şeytanlık zann alanı haline geldiği için, heva ve heveslerine yönelik olarak ilahlık hissiyatları üzerinden oluşturdukları davranışlarının bu yarışına “hayat mücadelesi” gözüyle bakıyor olduklarından, böyle kişiler gerçek sevgi ve kardeşlik çerçevesinde bir grup, bir cemaat veya bir topluluk hiçbir zaman oluşturamazlar. Ancak bir gruba da ihtiyaçları olduğundan topluluklarını esfele safiliyn yöntemlerle bir arada tutmaya çalışırlar. Bu yöntemler genellikle tehdit, korku ve menfaatlere dayalıdır.

Haşr Sûresi 14. Ayet bu konuda “Onların kendi aralarındaki be’sleri (müstakilen varım ve muhtarım iddialarının hırsları, güç ve alan savaşları) şiddetlidir. Kalpleri dağınık ve ayrı ayrı olduğu halde onları toplu sanırsın (toplulukmuş gibi görüntü verirler). Bu halleri onların akletmeyen birileri olmalarındandır.” buyurmaktadır.

Ayet bize çok açık öğretiyor…

Ayette geçen “kalpleri dağınık ve ayrı ayrıdır” cümlesine dikkatinizi çekmek isterim. İnananların kalpleri, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun esas halkasına dâhil oldukları zaman o kalpler tek ve biz anlamındadır. Müminler ayrı ayrı fertler değillerdir, yani müstakilen var ve muhtar değillerdir. Ayet içerisindeki bu cümle “müstakilen var ve muhtar” iddiayı çok önemli şekilde vurgulamaktadır.

Kalpleri dağınık ve ayrı ayrı…

Esfele safiliynde olan her kalp kendisini “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası altında ortaya koyduğu için, onların her birinin ilahlık hissiyatı ayrı birer fert olarak dışarıya çıkmaktadır.

Neyi, kimi ve nasıl seveceğini duniHi anlamda hürriyet ile tercih yaparak belirleyen duniHi ilahların dünya ve ahiret hallerini Rabbimiz inananlara Bakara Sûresi 165, 166, 167. ayetlerde şöyle bildirmektedir:

“İnsanlardan kimi de Dunillahi bir endad edinip onları Allah’ı sever gibi severler. İman etmiş olanlar ise Allah’a sevgide daha şiddetlidirler. O zulmedenler azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın Şedid’ül Azab olduğunu göreceklerini keşke şimdi anlayabilselerdi. O zaman geldiğinde kendilerine tabi olunanlar azabı görerek kendilerine tabi olanlardan uzaklaşıp gitmişlerdir. Aralarındaki ilişkiler de parçalanıp kopmuştur. Tabi olanlar “keşke bize bir kere daha fırsat verilseydi de şu sevdiklerimizden bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak” dediler. Böylece Allah, onlara amellerini kendilerine acı pişmanlıklar olarak gösterir. Onlar nardan çıkacak da değillerdir.”

Ayetin manasal açılımını yapabilmemiz ve yapılan uyarıyı görebilmemiz için öncelikle “Dunillahi bir endad edinmek” ne anlama geliyor onu anlamalıyız, sonra da “Allah’ı sever gibi severler” cümlesini açmalıyız. “Dunillahi endad oluşturmak” herhangi bir şeyi Allah’a denk ilan etmek, böyle kabul etmek ve onu Allah gibi görmek manalarını içeren bir davranış biçimidir. Dunillahi bir endad, duniHi algı ve zannlarıyla Allah’tan başka müstakilen var ve muhtar varlıklar ilan etmek, kabul etmek, onlara ilah muamelesi yapmak demektir. Bir kişi iki şekilde dunillahi endad edinir ama esas olan birinci şekildir ki, o “birincil şirk”i oluşturur: Kişi duniHi algı ve zannlarıyla “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına girerek bir duniHi ilah olur ve önce kendisini dunillahi bir endad edinir, ilahlık hissiyatına bürünür. Bu birincil şirktir ve esas şirktir, bu gerçekleşmeden “şirk” diye diğer bilinenler, yani şirk listeleri ortaya çıkmaz. Bu birincil şirkin kapsamına giren duniHi ilah daha sonra ilahlık hissiyatının heva ve heveslerine göre başka “müstakilen var ve muhtar” varlıklar ilan eder ve kabullenir ki buna fiziksel putlar da dahil edilebilir. Bu durum “ikincil şirk”i oluşturur. Bu sebeple, ayetteki “dunillahi bir endad edinmek” işini yalnızca fiziksel put edinmek gibi anlamak ya mevzuyu hiç anlamamış olmak veya ayeti ötelemek olur. Şu örneğe lütfen dikkat buyurun: Bir ateisti düşünün ki etliye sütlüye karışmayan, kendi halinde yaşayan, sade bir ateist. Bir inanç sahibi değil, dolayısıyla inançla ilgili hatalar yapmıyor. Bir fiziksel putu da yok. Ayette bahsedilen manayı yalnızca “fiziksel put” diye algılar ve bu tarihsel bir olaydır der ötelersek, bu ateistin bir fiziksel putu yok, dolayısıyla ayetin kapsamına girmiyor mu? Bu durumda, bu ayete göre bu ateist kurtuldu mu? Eğer ayeti yalnızca fiziksel put diye düşünürseniz ve yalnızca inanan kişilerin yaptıkları hatalar olarak ele alır da ayetin kapsamını böyle belirlerseniz bahsettiğimiz ateist bu ayetten sıyrılmış olur. Halbuki bir ateist dünyada halim selim, etliye sütlüye karışmayan, kendi halinde, sade yaşayan birisi bile olsa, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası sebebiyle o ateist bizim bahsettiğimiz birincil şirkin kapsamındadır. Olaya böyle baktığınız zaman ayetin kapsamına girmeyen hiçbir esfele safiliyn kalmaz. DuniHi algı ve zannlarına, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına sırtını dönmüş, ilahlık hissiyatını reddetmiş, Amentü Billahi demiş ve bu imana uygun olarak ameller ortaya koyanlar, yani sadrını duniHi algı ve zannlarından, bunların heva ve heveslerinden temizlemeye çalışanlar dışındaki bütün insanlar bu ayet kapsamına düşerler, bu ayetin kapsamına düşmekle de “dunillah bir endad” edinmiş olurlar.

Ayet devamında diyor ki sonra da onu (edindiği o dunihi endadı) Allah’ı sever gibi severler. Allah’ı sever gibi severler demek kesinlikle şöyledir; Dunillahi endadlarını Allah’ın yerine koyarlar. Allah’a ve yarattıklarına olan nefretlerini de dunillahi endadlarını kutsama vasıflı severek Allah’a karşı nispet ederler.

Ve ayetin sonunda öğreniyoruz ki duniHi ilahların nefret kökenli kıyasa dayalı olan ve ilahlık hissiyatları üzerinden oluşturdukları hayat tarzlarının karşılığı cehennem olacak, ilahlık hissiyatları kaynaklı davranışları kendilerine acı pişmanlıklar olarak geri dönecektir.

Rabbimiz inananlara onları nefreti gerçek sevgi zannetmekten, dünya hayatında kurtaracağını müjdelemektedir. Meryem Sûresi 96. ayet: “Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenlere gelince Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.”

Ayetin manasal açılımına bakacak olursak: “Müstakilen varım ve muhtarım iddiasından vazgeçmiş, sadrını duniHi algı ve zannlarından, bunların heva ve heveslerinden temizlemeye gayret edenleri, hayat tarzı oluşturanları Allah merhametiyle nefret duygularından temizleyecek onlara gerçek sevgiyi yaşatacaktır.”

Buna mukabil Hac Sûresi 38. ayet ise; “Muhakkak ki Allah hain ve nimetleri küfür amaçlı kullanan nankörleri sevgisinden mahrum eder.” buyurmaktadır.

Bu ayetimizin manasal açılımına da bakalım: “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak Allah iken Allah’a karşı “ben de müstakilen varım muhtarım” iddiasında bulunan hainleri, Allah’ın verdiği nimetleri Allah’a ve O’nun yoluna karşı kullanan nankörleri ise gerçek sevgiden mahrum eder. Onları nefretlerine mahkûm eder. Amentü Billahi diyerek gereğini yapanlar, bu yaşadıkları gerçek sevgi sayesinde ancak kardeştirler, Hucurat Sûresi 10. ayete göre böyledir. Oysa nefrete mahkûm duniHi ilahlar, Haşr Sûresi 14. ayete göre, kardeş ve topluluk olamazlar.

Dünya hayatında duniHi ilahlar ile Billahi anlamda iman edenler nefret ve gerçek sevgi bakımından ayrıldıkları gibi ahirette de bu ayrılık devam eder; Zuhruf Sûresi 67. ayet: “O gün dostlar (dünya hayatındayken esfele safiliyn kuralları ile sevgili olanlar) bazısı bazısına düşmandır. Ancak müttakiler, nefret hallerinden korunarak Allah için fıtratlarına uygun sevgiyi yaşayanlar müstesna.”

Ayette ancak muttakiler yani nefret hallerinden korunarak Allah için fıtratlarına uygun sevgiyi yaşayanlar müstesna buyurulmaktadır. Nefret hallerinden korunanlar, gereken tedbirleri alanlardır. Bu tedbirlerin birkaç tanesine, ana başlıklar halinde bakalım:

Nefreti canlı tutan öncelikle nefret dilidir, yani nefsin şerrinin konuşma dilidir. O halde nefsin şerrinin konuşma dilini, bu dilin Allah’a olan kastını fark edip bu konuşma dilini terk etmek gerekir. Bu gayretle beraber, Al’u İmran Sûresi 28. ayetin gereğini de önemsemek lazımdır. Ayette Rabbimiz buyurmaktadır ki: “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin (sevmesin). Kim böyle yaparsa onun Allah ile (dostluğu kalmaz, sevgi) ilişkisi kopar.

Kur’an nefret duygusunun fonksiyonel haline Ğıll demiştir; nefret duygusunun fiillere dönüşmek üzere fonksiyonel hale gelmesi için oluşan manasına Ğıll demiştir. Sadrı kaplayan duniHi algı ve zannları kalbin üzerini yani kalp bilgi platformunu formatlayarak kılıflar; ğıll işte bu kılıfın vasfıdır. Bu ğıll nefreti fonksiyonel hale getirmek için beyine gereken emirlerin gitmesinde rol oynar. Dolayısıyla, beyin tarafından ğıll sanki kalpteymiş gibi algılanır, çünkü beyin kalpten emir alır. Oysa sadırdaki nefret kökenli heva ve hevesler kalbin üzerini kaplamış, yani kalbin bilgi platformunu formatlamış ve ğıll oluşmuştur. İşte o format kalpte hastalığa yol açıyor; Kur’an kalbe, kalp bilgi platformuna atılan bu format durumuna “kalbin üstü kılıflanmış” diyor, “paslanmış kalp” diyor. İşte o formatın bir vasfı var ve o vasıf Kur’an’da “ğıll” diye geçer. Kalbi örten o ğıll, var olan nefret duygusunun fiile dönüşebilmesi, fonksiyonel olabilmesi için gereken emirlerin beyine gitmesini sağlar. Dolayısıyla kalbin üzerini öyle bir formatlar ve örter ki beyin kendisine gelen ğıll vasıflı emirlerin kalpten geldiğini zanneder ve onları uygular. Beyin ancak kalpten emir alır. Ama kalbin üstünü formatlayarak sanki kalpmiş gibi davranan bu ğıll, bu kılıf beyin tarafından kalp zannedilir. Böylece beyin ğıllden gelen nefret kökenli emirleri fiillere dönüştürür. Hicr-47 ve A’raf-43. ayetlerden öğreniyoruz ki kalbi kılıflayan bu ğıll bulundukça kişi cennete giremez, bu yüzden Allah cennete almayı dilediği kullarından bu Ğıll’i söküp atmıştır. Yine bu sebepten, Rabbimiz Haşr Sûresi 10. ayette inananlara “Allah’ın kalbinizi ğıllden temizlemesi için dua edin” buyurmakta, bir dua öğretmektedir. Bu duayı hayatımıza kazandırmamız gerekiyor; bu dua da bir tedbir çünkü… Tedbirlerden bir diğeri, Allah’ın Vedud esmasından zikrullah olarak, dua ederek yardım istemeliyiz. Ve bir de Rasulullah (SAV) Efendimizin Allah’ın sevgisine talip olanlara bu konuda öğrettiği şu duayı da hayatımıza almalıyız: “Allahümme inniy es’elüke hubbeKE ve hubbe men yuhibbuKE: Allahım, Senden kesinlikle sevgini ve seni sevenleri sevmeyi dilerim (âmin).” Efendimiz (SAV) bize öyle bir dua öğretmektedir ki onun da manasal açılımına bakalım: Allahım, kalbimi ğıllden temizleyiver. Kesinlikle kalbime sevgini hâkim kıl ve bu sevgi bütün sadrımı kaplasın. Allahım, seni gerçek sevgi ile sevenleri tanıyabilmeyi ve sevebilmeyi de bana öğretiver. Dünya hayatını cazibeli görmekten ve sevginden uzak düşmekten de sana sığınırım. Sevgini bana serin sudan sevimli eyleyiver ya Rabbi (âmin).

Nefreti ve nefret dilini tanımış, bundan kaçınmış ve gerçek sevgiyi yaşayan inananlara bu gerçek sevgiyi nasıl yaşayacaklarını öğretmek isteyen Rasulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kim imanın lezzetini tatmak istiyorsa Allah ve Rasulünü herkesten ve her şeyden fazla sevmelidir. Birisini veya bir şeyi Allah rızasını umarak sevmelidir. Ve bir de imandan sonra küfre düşmekten ateşe düşmekten korkar gibi korkmalıdır.