His ile başlayalım. Ef’al âleminde temel fiil “HİSSETMEK”; uygulayıcı fiil ise, HİSSETTİRMEK”tir. Ef’al âleminde her türlü akış “His” üzerinde, “His”den oluşarak, “His” ile yürümektedir.

Kimlik kazanmış his yoğunlukları “mana”ları oluşturur. Allah Fıtratı üzere yaratılan ve Halifetullah olarak görevlendirilmiş insanın Kalbı ise fıtrat üzere manalar ihtiva ettiğinden ahseni takviym vasfı gösterir.

Dünya hayatına duniHİ algı ile başlayan insan, zann’ları sonucu “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla fıtrat üzere manalarına “ilahlık” formatı atarak da esfele safiliyn vasfı gösterir. Sadrını “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasının hâkimiyetinden, geri dönüşsüz şekilde, temizlemiş olan ve Billahi hal üzere bulunan veli zatın kalbındaki fıtrat üzere manalar fonksiyon kazanır, dolayısıyla veli zatın sunduğu bilgiler de fıtrat üzere manalar olur.

Bilgi, hayatımızda çok önemli yeri olan bir tanımdır, bu nedenle biraz bilgiyi tefekkür edelim. “BİLGİ” diye bildiğimiz tanımın iki hali vardır; “İfade Edilen Bilgi”, “Hissedilen Bilgi”. Bilgideki bu iki önemli hali işin başında yakalamamız ve bu ayrımı zihnimize yerleştirmemiz gerekiyor.

İfade Edilen Bilgi; bilginin ifade edildiği ortam ne ise, o ifade ortamının şartları ile kurulan iletişim yolu ile olur. Bir şey ifade edilirken o ifadenin yürüdüğü, ifade edildiği ortam ne ise bu iletişim onunla olur, onunla ifade sağlanır. Örnek verecek olursak; ifade edilen ortam moleküler yapıysa ifade moleküler sistem üzerinden yürür. İfade edilen ortam enerjisel bir yapıysa, iletişim enerji üzerinden yürür. Konuyu yerine oturtabilmek için biz örneklerimizi yaşadığımız dünya hayatının şartları üzerinden oluşturacağız. Ama iki melek konuşurken, bir ifadede bulunurken onu moleküler sistem gibi düşünürsek yanılırız. İfadenin yapıldığı ortamın şartları neyse ifade de onun üzerinden yürür. İfade Edilen Bilgi’nin yürüyüşünü ortamın şartları tanımlar. Bu durumda, dünya hayatı şartlarımıza göre ifade edilen bilgiye bakacak olursak, onu “Dile Getirilen Bilgi, Sözle İfade Edilen Bilgi” olarak tanımlarız; bir başka tabirle “Lafız Bilgileri; söz bilgileri, dile getirilen bilgi, telaffuz edilen bilgi” de deriz. İşte bilginin bir hali budur.

Bilginin bir diğer hali Hissedilen Bilgi’dir. Esas konumuzu oluşturan, hatta mutlaka anlamak için derinlemesine tefekkür yapmamız gereken kısmı burasıdır! Diğeri yani “İfade Edilen Bilgi” günlük hayatta kullandığımız bir alışkanlığımızdır. Oysa “Hissedilen Bilgi” öyle değil. Bu sebeple onu bir kaç cümleyle maddeler halinde tanımlamaya çalışalım:

* Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nda bir bilgiye göre His şekillenmesi.

* His’sin bilgiye göre hislenmesi, bir bilgi karşısında His’sin hislenmesi.

* Saf His’in “bilgi”ye uygun bir kıvama girerek tertip alması.

Saf His bir bilgiyle karşılaştığı zaman o bilgiye göre kıvamlanır ve bir tertip alır. İnsanın kendi Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu çerçevesinde Kul Zat, Kul Zat’ta, Kul Zat’a göre “HİS SURETLER” oluşturur. İşte bu his suretleri biz Mânâ kelimesiyle ifade ederiz.

Bu noktada, Allah Fıtratı Üzere Ahseni Takviym vasıfla ve Halifetullah göreviyle yaratılan insanın bazı manalarına, gelin birlikte bakalım. İnsanın kendisinde hazır bulduğu bir ilk mana vardır: Bu “AKIL” manasıdır. Akıl bir manadır ve insan akıl manasını ilk ve hazır olarak bulmuştur. Bu mana aslında ef’al âleminin kumaşı mahiyetindedir, sanki ef’al âlemi bu kumaştan biçilmiştir. “Akıl”la ilgili başlığımız gelecek, burada yalnızca onu “mana” olarak görüp geçiyoruz, detayını kendi başlığı altında göreceğiz. Şimdilik aklı “hazır bulunan mana”ya bir örnek olarak verdik.

Bir diğeri, insanın bir uyarı ile açılan manası da vardır, bir uyarı sonucu bu manası açılmıştır: Allah’ın dileğinin sureti “Kendini Bil” emri alınca; insan kendine biçilen kalıbındaki Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nu mana olarak bilir. Ve bu hissini, yani tanıdığı bu manayı “BEN” diyerek ifade eder. İnsan böylece, Kendinde Kendine Göre Var halini mana olarak bilir; bu mananın adı NEFS’tir. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu, Kul Zat’ta bir mana olunca, yani bir his olarak belirince bu mananın kimliği NEFS olur. Daha önceki anlatımlarımızda anlatımın gereği olarak bu kavramları birbirlerinin yerine kullandık ve Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu, Kendinde Kendine Göre Var olan ve Nefs için “bakılan pencerelere göre farklılıkları vardır ama aynı şeylerdir” dedik, şimdi detaylandırıyoruz.

Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu Kul Mertebesinde olan o zatta mana olunca orada bir His olarak belirdi. İşte bu beliren His, bu mana kimlik kazandı; NEFS oldu. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu henüz “Ben” diyerek takdim edilmeden önce His bakımından, manaya dönüşüp NEFS kimliği kazanmış haline göre daha “saf”tır, yani Ana His’e daha yakındır. Bir iki cümleyle şöyle açalım: Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’na “Kendini Bil” emri verildikten sonra o kendini hissedince “His” oluşuyor. Ve bu hissine, yani tanıdığı bu manaya o “BEN” diyor. İşte o emir verilmeden önce Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu His bakımından daha “saf”tır. O emirden önce, kendini hissedip de bir manaya dönüşüp “nefs” diye isimlendirdiğimiz kimliği kazanmış olduğu halden daha “saf”tır.

Fark ettik ki Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu o şartlarda “Ben” diyerek bir mana, bir nefs olarak saflığını bir derece düşürdü, aşağı indirdi. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu Ana His’e daha yakındır. Ona “Kendini Bil” emri geldikten sonraki mana o anda Billahi anlamda bir manadır. Bu yüzden kişi, o manayı, o nefsi takdim ederken “Ben” dediğinde o takdime “B” Takdim Formu “BEN” deriz. Bu “BEN” deyiş Billahi anlamda bir takdimdir. İşte o zaman, kişi o haliyle Allah adına BEN demeyi öğrenir. Çok önemli bir şey ki, kişi bu BEN deyişi öğrenirken o bir tercih değildir!!! Dünya hayatı yaşantımızda ise “BEN” deyiş bizim için bir tercihtir. Ama bu manalar onda açılırken o bir tercih değildir. Çünkü o noktada kişi henüz, tercih yapacağı başka bir mana ile tanışmamıştır. Henüz başka bir mana ile tanışmamıştır, “tercih” diye bir konu önüne gelmemiştir, onun için böyle bir şey söz konusu değildir; o noktadaki “BEN” deyiş tercih yapmaksızın öğrenilen bir manadır. “Allah adına BEN” diyebilmek bir tercih yapmadan kalıbına işlenmiş bir manadır ve bu insan için çok önemli bir şeydir.

İnsanın bir “Bilgi” sonucu açılan manası da vardır. Bu Allah’ın “Rabbiniz Ben değil miyim?” seslenişiyle öğrendiği bilgi vasıtasıyla oluşan hisle açılan bir manadır; yani “Rabbimiz Allah’tır” manasıdır. O bir bilgi öğrendi; o bilgiyle bir his yüklendi; o hisle bir mana açıldı ve “Rabbimiz Allah’tır” dedi ve onda “demek ki Rabbimiz Allah’mış” hissi/manası açıldı. Kazandığı bu manayı; “Evet, Rabbimiz Allah’tır, bilfiil şahidiz” diyerek ifade etti. Burada bilginin iki halini birden görüyoruz: Önce bir bilgi manaya sebep oldu, mana açıldı. Sonra o ortamın şartları çerçevesinde o manayı ifade etti. Ancak dikkat ediniz lütfen; o noktada, bu mana da, mananın ifadesi de bir “tercih” değildir, “Rabbimiz Allah’tır” manası ona bir tercih olmaksızın nakşedilmiştir. O noktada o henüz tercih edilecek, kıyaslanacak bir bilgi bilmiyor ki!

İnsan Allah Fıtratı üzere yaratıldığından, onun Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nda da Allah Fıtratı’na uygun His şekillenmeleri oldu; Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun His ortamında Allah Fıtratı’na uygun His Suretler oluştu. Başka bir deyişle, insanın kalıbında (kalbinde) Allah Fıtratı’na uygun manalar açıldı.

Manalar ve manaların ifadesi güzel olunca Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu insan için Ahseni Takviym olarak vasıflandı. Buradaki “güzel” elbette Kur’an’ın tanımladığı “güzel” manasıdır. Allah Fıtratı’na uygun manalar güzeldir; bu manalar “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” ana manası hâkimiyetindedir. Bu önemli düğüm noktasıdır!!! O kadar önemlidir ki, bu hâkimiyet anlaşılmazsa İslam adına anlatılanlar dȗniHi algıyla anlaşılır ki bu durumda kişi duniHi algısıyla anladığını tasdik eder ama bu tasdikiyle küfre düşer.

Dikkat edin, Allah Fıtratı’na uygun manalara kimse itiraz etmez, etmiyor! Çünkü bunu Kur’an öğretiyor. Ayetlerden öğreniyoruz ki Allah kendi fıtratı üzere yarattı. Bu yüzden bunu “kabul ettik” deniyor. Ancak Allah Fıtratı’na uygun mananın ne demek olduğunu bilip tasdik etmek önemlidir, onu bilerek tasdik etmeden doğru mana bizde açılmaz. Bir konuyu duyunca “kabul ettim, tasdik ettim” demeniz, hemen o mananın doğru şekilde açılmasına yetmez. O yüzden Allah Fıtratı’na uygun mana ne demektir, bunu bilmek gerekiyor: Allah Fıtratı’na uygun manalar “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” ana manası hâkimiyetindedir.

“Allah Fıtratı’na uygun manalar” noktasındayken henüz insan “başka Müstakilen Var ve Muhtar olan Yoktur” manası ile tanışmamıştır. Fıtrat Manaları’nı altına alan ana şemsiye “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” manasıdır. İşte bu bilgi kişide öyle tercihsiz nakşolmuş ve öyle bir mana olmuştur ki o noktada insanın “bu böyledir” demeye ihtiyacı yoktur. “Bu böyledir” demek bir tasdik ediştir ve sizin bir şeyi tasdik etmeniz için zıt bir bilgi gerekir. Bu noktada henüz zıt bir bilgi yok! O yüzden, insanın tasdik diye bir gayreti ve öyle bir manası da yok. Bu noktada o henüz öyle bir imtihana tabi değil. Çünkü “başka müstakilen var ve muhtar olan yoktur” manası ile henüz tanışılmış değil…

Ancak, insan dünya hayatına başlayınca; Esfele Safiliyn şartları gereği dȗniHi algı ile zann’lar üretince; “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasında bulundu ki böylece Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nda “ilah olmak” manası açıldı. Bu durumda; Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nda Allah Fıtratı’na uygun açılan manalara ilahlık vasfı kazandırıldı; yani kalpteki fıtrat manalarına ilahlık formatı atılmış oldu. “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” manası hâkimiyetindeki manalar “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası hâkimiyetiyle yeniden kimliklendirildi, böylece fıtrat manalarına örtücü vasıflı format atıldı. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun bu formatla oluşturduğu “Müstakilen Varım ve Muhtarım” hissi örtücü manaları açtı.

İnsanlara Allah, dünya hayatında hidayetini ulaştırınca Nebi ve Rasullerden gelen bilgilerle “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” yanı sıra “başka Müstakilen Var ve Muhtar yoktur” manası da açılmış oldu. Bir bilgi öğrendi: Sen Müstakilen Var ve Muhtar değilsin. Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır. Bunu öğrendiğinde bu bilgiye (bu hidayete) kapısını açan “şaki” olmaktan kurtuldu. Ama onun bu tercihi yapabilmesi için onda “Başka Müstakilen Var ve Muhtar yoktur” manası açıldı.

Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’na “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası ile yeniden format atan insan bu örtücü manayı takdim için de “BEN” dedi. Böylece kendi adına “BEN” diyebilme hissi ile yeni bir mana kazandı. Bu da “A” Takdim Formu “BEN” oldu, “Asi Ben” oldu. Sonuç olarak, insanda karşımıza iki ayrı tanımda iki mana çıktı; Fıtrat Manaları, Format Manaları.

Fıtrat Manaları Allah Fıtratı’na uygun olup insana Ahseni Takviym özellik kazandırır. Bu manaları Kalb barındırır veya bu manaların oluşturduğu paket Kalb’tir. İkisi birden doğru tanımdır. Bu yüzden de, fark edenler tarafından “Kalp Gözü, Mana Gözü” gibi tabirler kullanılmıştır.

İkincisi Format Manalarıdır ki bunlar dȗniHi algı ve zann’larıyla “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla şekillenmiş hislerdir, insana Esfele Safiliyn özellik kazandırır. Bu sebepten format manaları küfür manalarıdır, Sadır’da bulunurlar. Fiziksel anlamda “Sadır” kelimesi ile kast edilenle birlikte onun şu özelliklerini de dikkate alalım. Var olmayan ama varmış gibi muamele gören hislerin (zanların) yeri sadırdır. Var olmayan ama varmış gibi muamele gören hislerin havuzu sadırdır. Bu tanımın temeli, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla oluşturulan her histir ve bu hissin manası vehim zulmeti kapsamında zann olup yeri sadırdır. Zan manaların kalpte yeri olmaz. Öyle olunca, dünya hayatında insanların kendi kuralları içerisinde “zan, evham” diye tanımladıkları da kendiliğinden bu sınıftadır ve onların yeri de sadırdır. Bu kısmı konu harici bir cümleyle, faydası olur umuduyla genişletelim.

Normal hayatımızda birisi aslı olmayan zanlar üretiyorsa ona dersiniz ki; bu senin evhamın, bu senin zannın, olmayan bir şey. Sadır, olmayan bir şeyi varmış gibi üretilen hissin de, normal hayatta evham dediklerimizin de saklandığı, depolandığı yerdir. Fiziksel olarak da, onların his alanları normal sadrımızda olduğu için ona izafen Sadır denmiştir. Kişi o zanların, o düşüncelerin kimyasını sadrında hisseder ve “Göğsüm daraldı, göğsüm genişledi” der. Sadır his kimyasının hissedildiği yer olduğu için o ismi almıştır. Siz ona başka bir şey deseniz bile öyle bir havuz var.

Bizim olmayan bir şey için birbirimize “o zan, o evham” dememiz gibi, Allah da Allah için ürettiğiniz evhamlara “Onlar evhamdır, zandır, öyle şey yoktur” diyor. Onlar da zan sınıfında olduğu için tüm zannların yeri sadırdır. Sadır zan manalarının, yani örtücü manaların, format manalarının yeridir ve bu manalar asıl değillerdir.

Fonksiyonuna göre isimlendirip anlattığımız için iki ayrı mana varmış gibi anlaşılıyorsa da aslında tek tip mana vardır. Konuyu anlayabilmemiz ve ilerletebilmemiz için fıtrat manaları ve format manaları diye farklı “iki ayrı mana” varmış gibi anlatıyorsak da aslında tek bir mana tipi vardır. Asıl olan, gerçek var olan Fıtrat Manaları’dır. Sadırdaki zanlar beyin aracılığıyla kalpteki manalar gibi fonksiyon icra ettiklerinden, iki ayrı mana varmış gibi bir anlatım, fonksiyon itibariyledir ve konunun anlaşılabilmesi içindir. Fıtrat Manaları’na “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası ile ilahlık vasfı kazandırılınca yeni bir mana oluşmaz; asıl manadan kaynaklanan zann’lar oluşur ve bu zann’lar yeni bir mana gibi muamele görür, kendisi de yeni bir mana gibi fonksiyon gerçekleştirir. İşte bu zanlar sadırdadır.

Talip, insandaki Fıtrat Manalarına hürmet etmeli, format manalarına daim buğz etmelidir. Örneğin; bir insanın halini beğenmeyip ona “Sen nasıl bir insansın? Kendine çeki düzen ver” diyebilirsiniz. Ama o insana “Sen nasıl yaratılmışsın?” diyemezsiniz. Neden? Çünkü: “Sen nasıl bir insansın, kendine çeki düzen ver” demek buğz kapsamına girer. Oysa “sen nasıl yaratılmışsın?” demek küfürdür, küfür kapsamına girer. Yani ilk cümleniz format manasıdır, kişinin zannıdır, siz onun zannına hücum ve buğz ediyorsunuz. Oysa “sen nasıl yaratılmışsın, seni nasıl yaratmışlar?” dediğinizde doğrudan Fıtrat Manası’na edepsizlik yapıyor olursunuz ki çok, çok tehlikelidir. Fıtrat Manaları kendisine hürmet gerektirir, bu yüzden çok dikkat etmeliyiz. İnsandaki “Fıtrat Manaları” ve “format manaları” öyle önemlidir ki, mutlaka fark etmemiz ve birisinden kurtulup diğerini açığa çıkarmamız gereken birer haldir…