Bir Düşün.....

Muhtariyeti Tercih Gücü bir yetkidir, bunu Allah kuluna vermiş, onu yetkili kılmıştır. Hayatını Billahi anlamdaki hürriyetle dizayn etmeye çalışan kullar bu yetkilerini kendi adları namına kullanmazlar, Allah Adına kullanırlar. Yetkisini duniHi algıyla kullanan kullar ne yaparlar? Bu kulların çoğunluğu bu yetkisinin farkında, bilincinde bile değillerdir. Dolayısıyla onlar için böyle bir yetki söz konusu değildir. Ama bu yetki onlarda var! Farkında değiller diye üzerlerinde böyle bir nimet yok değil. Onlarda da Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi var ama onlar bu özelliklerini bilmiyorlar. Bu yüzden bu yetkiyi kendi öz özgürlükleri olarak ilan ederler. Dolayısıyla yaşantıda tercihlerini yaparken, bu yetkiyi kendi adları namına "ben müstakilen varım ve muhtarım" iddiası altında kullanarak tercihlerini yaparlar, özgürlüklerini böyle kullanırlar. Oysa Billahi anlamda hürriyeti kullanan bu yetkiyi Allah adına kullanır. Ama bu konuları umursamayan ancak bu nimeti taşıyan kişi bu nimetin özgürlüğünü ilan etmiştir; Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini kendi öz özgürlüğü, öz hürriyeti olarak "müstakilen varım ve muhtarım" iddiası şemsiyesi altında kendi adı namına kullanır. Bu davranış biçimi, esfele safiliyn kuralları gereği o kişide bir "haz" oluşturur; haz veren bir "özgüven" oluşturur. Sistem insanı titretecek, çok korkutacak şekilde... O yetkiyi kullanırken kendi adı namına "müstakilen varım ve muhtarım" iddiası şemsiyesi altında "bu benim kendi özgürlüğümdür" deyip kullandı ya… Allah’ın verdiği yetkiyi, nimeti kendi öz özgürlüğü ilan etti ya... Onu kullanırken kendi adı namına kullandı ya… İşte bu onda bir haz oluşturur. Bu haz bir özgüven hazzıdır. Aslında bu haz "Zanni Kibir Hazzı"dır. Onun mütekebbirlik iddiasından beslenen zanni kibir hazzıdır...

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Vech aslında nedir? Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu ile anlaşılabilen, fark edilen ve hissedilen, Kendinde Kendine Göre Var hali takdim edebilme, duyurma, gösterme, yaşatma ihtiyacıyla “ben de varım, beni de kâle alın” gibi hamleleri de içeren bir ifadeyle Allah’ın söyleyebilirsin diye verdiği izin ve yetkiyle söylenen “BEN” takdimi kast ettikleriyle birlikte o söyleyenin vechidir. İşte, bu tanımladığımız vech Rum Suresi 30. Ayete göre Allah fıtratı üzeredir. Bu tanımladığımız vech Tiyn Suresi 4. Ayete göre Ahsen-i Takviym vasıflıdır. Bu vech, A’raf Suresi 172. Ayete göre “Allahım, Rabbim SENsin” bilgisi kendisine nakşedilmiş ve bu nakşedilmeye de şahit olmuş olarak sahiptir; yani bu vech bu bilgiden haberdardır. Ahzab Suresi 71 ve 72. Ayetlere göre insanın yüklendiği emanet bu vechtir. A’lu İmran Suresi 20. Ayete göre insanın Allah’a çevirmesi, teslim etmesi, Allah’la irtibatını kesmemesi gereken ve “Eslemtü vechiye lillahi” demesi gereken, hedefinin bu sesleniş olması gereken işte bu vechtir. Eğer bir kişide bu vech duniHi algıdaysa o vech haniyf olmaz. Bu vech “müstakilen var ve muhtar” olduğunu iddia ediyorsa haniyf olmaz. Bu vech ilahlık hissiyatıyla kaplanmışsa haniyf olmaz. Bu vech duniHi algının zannlarına, heva ve heveslerine tabi olmuşsa kişi haniyf olmaz. Bu veçhin muhtarlığı yani duniHi anlamda hürriyeti söz konusu ise bu vech haniyf olmaz. Bu vech, iletişimini duniHi algı konuşma diliyle yapıyorsa haniyf olmaz, o ancak bir duniHi ilahtır. Enbiya Suresi 29. Ayete göre de duniHi ilahların yeri cehennemdir. Haniyf olabilmenin en alt çizgisi duniHİ algıya sırtını dönmek, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmek, duniHi algının zannlarıyla ve bu zannların açılımlarıyla terk etmek üzere mücadeleye başlamak, bu mücadeleyi hayat tarzı haline getirmektir. Yaşantıda “Ya Rabbi, sözümü unutmadım, gücüm yettiğince sözümün arkasındayım” demek, “Eslemtü vechiye lillahi” demektir..."

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Talibin sonuçlarla ilgili cümle kurarken dikkat etmesi lazım. Her sonuç, yaşadığımız hayattaki her sonuç gözle görebileceğimiz bir Allah hükmüdür. Allah hükmünü gözüyle görmek istiyorsa bir kişi sonuçlara baksın. Her türlü fiil, her türlü sonuç Allah’ın hükmüdür. Sonuç derken kast ettiğin şey kapsamlaştıkça, genişledikçe Allah’ın hükmünü de görmek o kadar sık olur. Allah’ın hükmünü sürekli görebilirsiniz... Her türlü fiilde, her türlü sonuçta Allah’ın hükmünü görmek FİİLLERİN TECELLİSİni başlatan şeydir. Fiillerin tecellisi denilen şey odur... Bu hassasiyeti gösterirse kişi fiillerin tecellisi kapısını açar: Her türlü sonuç Allah’ın hükmüdür..."

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Hep sorulur, “şu işi şöyle mi yapacağız?” diye. Öncelik yapılan işin şekli değildir; bir işi duniHi algı ve zannlarıyla ve “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapmamaktır; mesele hep budur: İşimizi bu iddia ile yapmayacağız, bir işi yaparken birisinin ilahlık hissiyatına prim yaptıracak şekilde yapmayacağız. Peki, bunu nasıl anlayacağız, yani nasıl olacak da biz bir işi duniHi algı ve zannlarıyla yapmayacağız, nasıl olacak da biz bir işi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapmayacağız; nasıl olacak da biz birisinin ilahlık hissiyatına prim vermeyeceğiz? Konuşma Dili ile… Bunu halledecek şey konuşma dilidir. Siz nefsin şerrinin konuşma dilini kullanırsanız her işinizi duniHi algı ve zannlarıyla yapıyorsunuz demektir. Siz nefsin şerrinin dilini kullanıyorsanız işinizi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapıyorsunuz demektir. Siz eğer işinizi nefsin şerrinin dilini kullanarak yapıyorsanız bir başkasının ilahlık hissiyatını coşturuyorsunuz, ona prim veriyorsunuz demektir. Dolayısıyla, mücadele etmenin yolu öncelikle “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmiş, ilahlık hissiyatına sırtını dönmüş olmaktır. Bu şarttır: Cümleleri, fiilleri duniHi algısız gerçekleştirmek gerekiyor. Bunun en kolay yolu ise şudur: Ne söyleyecekseniz ve ne yapacaksanız onu mutlaka Allah ile ilişkilendirmek! Siz eğer “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmişseniz, duniHi algı ve zannlarını fark etmişseniz, onları reddediyor ve onlarla mücadele ediyorsanız, o zaman siz sözlerinizi ve fiillerinizi mutlaka Allah ile ilişkilendirmelisiniz..."

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Ahseni Takviym fıtratın çalışma ahlakı yani Amentü Billahi imanının ahlakı merhamet, sevgi, barış ve huzur üzeredir. İman ve şükür esastır. Yöntem ise Hakk ve adalettir. Buna karşılık esfele safiliyn formatın çalışma ahlakı, yani bir duniHi ilahın ahlakı, merhametsizlik, nefret, ğıll, bozgunculuk ve huzursuzluk üzeredir. İsyan ve nankörlük ise esastır. Çok dikkat ediniz lütfen, yöntemleri yalan söylemek ve hak yemektir. Amentü Billahi diyenler için Rabbimiz, merhamet üzere olmayı bize hedef göstermiş ve En’am Suresi 12 ve 54. Ayetlerde merhameti kendisine de farz kıldığını bildirmiş, böylece Billahi anlamda iman edenler için Allah ahlakını duyurmuştur. Ayrıca, Amentü Billahi deyip Allah ahlakıyla ahlaklanmak isteyenlere Rabbimiz Asr Suresi 3. Ayette Hakk’ı ve sabrı ve Beled Suresi 17. Ayette de merhameti kendinize ve birbirinize tavsiye edin öğüdünü vermektedir. Bütün bunlarla beraber belki anlarlar, belki tövbe ederler diye kendilerine her türlü misal verilen duniHi ilahlar, nankörlükte, merhametsizlikte, Allah’a ve Rasullerine karşı savaşta ısrar ve inatçı olarak katılaşmış kalplerine dönüş yaparlarsa, Rum Suresi 58 ve 59. Ayetlerde Rabbimiz “bunlar artık geri dönmezler. Bunların dosyaları kapanmıştır.” demektedir. Muhafaza buyur ya Rabbi..."

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Billahi anlamda iman edenlerin Hakk yolda gerçekleştirecekleri Kazanılmış Değişim’lerinde şükür mekanizması çok önemlidir; neredeyse “Kazanılmış Değişim”in olmazsa olmazı niteliğindedir. Nahl 78, Müminun 78, Mülk 23 ve Furkan 62. ayetlerden şükür mekanizmasının bir matematik içerdiğini, hatır için bir teşekkür sistemi olmadığını görüyoruz. İnsanın, şükür mekanizması için donanımlı olduğunu, bunların da Sem’ (iletişim imkânları), Ebsar (görme, gözlem yapma, izleme ve seyir imkânları) ve Fuad (Sem ve Ebsar ile elde edilen bilgilerin kalpte analiz-sentezini yaparak bir sonuca varma) sistemi olduklarını öğreniyoruz. Sem’, Basar ve Fuad imkânlarıyla Allah’ın ayetlerini tezekkür edersek görürüz ki: Anın ve andaki tüm hallerin dileyeni, hüküm sahibi, yöneticisi ve istikrarını sağlayanı Allah’tır. Ayetlerdeki “ne kadar az şükrediyorsunuz” uyarısı Sem ve Basar’ından gelen bilgilerle Fuad’ında Hakk sonuçlara ulaşarak şükür mekanizmasına dâhil olmuşların bazıları içindir, bildiği ile amel etmeyi bazen yapan bazen unutanlar içindir... Şükür mekanizmasının hayat tarzı haline gelmesi ve bu durumun insanda kesintisiz bir hal alması, “Kazanılmış Değişim”in ileri basamakları için çok önemlidir. Bu ayetlerdeki uyarıdan öğreniyoruz ki şükür mekanizmasından çıkmak Allah’ı unutmak demektir.

M. Yılmaz Dündar



Bir Düşün.....

"Zikrullah'tan maksat şudur: Allah Fıtratı üzere olan kalb manalarının, kalb aklının Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu'nda idrak, irade, fiil olacak bir HİS SURET oluşturması, bu halin beyinde alan açması, yaşantı olarak da fıtrat üzere manaların talipte sürdürülebilir, geri dönüşsüz hayat bulmasıdır. Zikrullah manadır ve mana üzerinden ilerler. Başka bir deyişle; Zikrullah, Allah fıtratı üzere kimlikler kazanmış "HİS"tir ve yaşamasını da "HİS" üzerinden yapar. Dolayısıyla; Esfele Safiliyn yaşantıyı benimseyip sonra da Zikrullah diye lafız tekrarlarını sihirli bir araç görmek kişiyi doğruya ulaştırmaz..."
"Zikrullah bir hayat tarzıdır. DuniHi algı ve zannlarını fark etmiş, reddetmiş; "müstakilen varım ve muhtarım" iddiasına sırtını dönmüş bir kalbin Allah Yokmuş Gibi davranmaması, Allah’ı hiç unutmaması, bu sebeple birçok yöntem geliştirmesi, bu konuda Allah’ın Kanunlarından yararlanması; hayal, düşünce, fikir, yorum, konuşma dili ve beden dilinden "müstakilen varım ve muhtarım" iddiasını daim temizlemeye çalışması gayretlerinin toplamı bir zikrullahtır; gerçek zikrullahtır..."

M. Yılmaz Dündar



yeni-kitapcik-hazir

“Rasulullah (SAV)'in yaktığı ateş...

Bakara-17: "Onların (ibretlik) misali (karanlık gecede) bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda, Allah onların nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır; (artık hiç bir şeyi) görmezler. "
Misalde ateş ve ateş yakan vardır. Ateş sebep olduğu aydınlık sayesinde insanın gerçek olanı görmesini sağlar. Kur'an'ın konusu gereği görülmesi gereken gerçek Hakk'tır. Hakk'tan habersiz olarak yaşayanların BATIL hayat tarzları ise karanlık ile ifade edilir ki, bu ise aslında vehmin zulmeti denilen "gerçek örtücüsü"dür.
Kişide duniHİ algı ve zann'ları vehmin zulmetini oluşturur ki, bu anlayış Kur'an için karanlıktır. İşte bu karanlığı aydınlatan İslam Nuru ise bu misalde ateş ile ifade edilmiştir. Bu ateşi yakan esas kişi ise, İslam Nuru'nu yaymak ile görevli olan Rasulullah (SAV) Efendimiz'dir. Rasulullah (SAV) Efendimiz'in İslam Nuru meşalesiyle etraf aydınlanmış, Hakk ve Batıl belli olmuş ve birbirlerinden ayrılmışlardır. Hatta Billahi anlamda iman edenler için Hakk batılı yok etmiştir. Çünkü; İsra-81 ile "De ki: Hakk geldi, batıl silindi. Muhakkak ki batıl silinmeye çok mahkûmdur" buyrulmaktadır.
Rasulullah (SAV)'in yaktığı ateş etrafı ve etraftakileri aydınlatınca dili ve kalbi ile "Amentü Billahi" diyerek haniyf olanlar yani "Ancak Allah Müstakilen VAR ve Muhtardır; başka müstakilen var ve muhtar yoktur. Biz bu duruma şahitlik ederiz. Yine şahitlik ederiz ki, Muhammed Mustafa (SAV) de Allah'ın kulu ve Rasulü'dür. "Müstakilen varım ve muhtarım" iddiasında bulunanların iddiaları yalandır, iftiradır, batıldır ve yok hükmündedir" diyenler ki bu mana Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet ile ifade edilir; işte böyle diyenler ve bu manaya uygun ameller yani salih ameller işleyenler Biiznillah Allah'ın nuruna dâhil oldular.

M. Yılmaz Dündar
13 Şubat 2021

insanın aşık olduğu, bağlı olduğu, cazibeyle mıknatıs gibi yapışık olduğu…

İnsanlar, birincil şirklerine aşıktırlar. Yani, insanlarla birincil şirk arasında sıkılık, çekim gücü, bir aşk cazibesi ve cezbesidir. Bu yüzden insanlar birincil şirklerine sıkı bağlıdırlar. Yani, insanlar birincil şirkleriyle bütünleşiktirler. Öyle ki, birincil şirk insanın kendisi, insanın kendisi birincil şirk gibi bütünleşiktirler. Bu yüzden göremezler. Ayna tutmak gerekir. Dünya, birincil şirk cahilidir ve birincil şirk o kadar önemli ve yüksek bir konumda konudur ki birincil şirkin açıklanması, tebliği, duyurusu, izahı özel izinledir ve belgeyledir. Ancak, insanların ikincil şirkleri kendilerinin bilinçli olarak belirledikleri ihtiyaçları olduğundan bu tür şirklerine bağımlıdırlar yani onsuz yapamazlar. Son paragrafı, son cümleleri iki cümleyle özetleyeyim ki iki kelime yan yana gelsin. İnsanlar birincil şirklerine bağlıdırlar, insanlar ikincil şirklerine bağımlıdırlar. İkincil şirk, ikincil şirkler ancak insandan birincil şirkin kalkmasıyla silinebilir. Birincil şirk kalkmadan ikincil şirkin silinmesi mümkün olmaz. Sürekli bir kavga, sürekli bir didişme, sürekli bir savaş olur bu ikincil şirkler üzerinden. Birbirleriyle geçinemeyen insanların bile tartıştıkları konular ikincil şirkleri üzerindendir. O ihtiyaçlar üzerinden yapılan kavgalardır, tartışmalardır, anlaşmazlıklardır. Dolayısıyla, birincil şirk kalkmadan ikincil şirk yani ikincil şirke olan ihtiyaç kalkmaz, silinmez. Peki birincil şirk nasıl kalkar? Birincil şirki ancak Allah Aşkı kaldırabilir. Çünkü bir süregelen aşkı ancak daha kuvvetli ve baskın olan, daha cazibeli bir aşk siler. Birincil şirk, insanın aşık olduğu, bağlı olduğu, cazibeyle mıknatıs gibi yapışık olduğu bir şirk olduğu için o mıknatısı çözecek olan, o mıknatıstan daha kuvvetli çekim gücüne sahip olan bir güçtür. Dolayısıyla insanın birincil şirkle olan bu aşk cezbesini sökecek olan daha büyük bir aşk cezbesidir ki o Allah aşkıdır. Şimdi buradan, bu […]
28 Temmuz 2020

İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür etmek ve yaşa(t)mak…

Saffat Sûresi 103. ayet ve devamı baba İbrahim ve oğlu İsmail’den yani Hazreti İbrahim aleyhisselam ve Hazreti İsmail aleyhisselam’dan bahseder: 103: “İkisi de teslim olup O’nu alnı şakağı üzerine yıkınca”, 104: “Biz O’na “Ya İbrahim” diye nida ettik”, 105: “Gerçekten rüyanı tasdik ettin. Doğrusu biz muhsinleri böyle cezalandırırız”. 106: “Muhakkak ki bu apaçık bir beladır; idrak ettirici bir tecrübedir”. 107: “O’na Sema’dan Zibh-i Aziym; büyük kurbanlık fidye; bedel verdik”. 108: “Ahıriyn içinde Onun üzerine ona alamet olan bir bakışla anış, yâd ediş bıraktık.” Ahıriyn; sonrakiler, Vahdet Ehli demektir. Örneğin zamanımızda bizler. 109: “Selâm olsun İbrahim’e.” Allah bir Kul’una ayette ismini anarak selam veriyor, “Selâm olsun İbrahim’e” diyor! Hazreti İbrahim’e Allah’ın bu muhabbetini sağlayan şeyi anlamaya çalışıyoruz burada. Kur’an bize “iman”ı, “ikan”ı ve “teslimiyet”i anlatıyor. Bu öyle bir teslimiyet ki çok önemli… Bir insanı Hakk yolda çok hızlı ilerletebilecek bir nokta, onu konuşacağız… Hazreti İbrahim aleyhisselamın oğlu oluyor ve daha önce söz verdiği üzere öyle bir şeye sahip olursa onu Allah’a kurban edecek. Olduktan sonraki halle, olmadan önceki hal aynı olur mu, bu işi unutuyor. Sonra sevgisi coştukça ona hatırlatılıyor… Ve mübarek yavrusu “ey babacığım, böyle bir sözün var, ben hazırım…” deyince bir anlaşmadan sonra bu işi yerine getirmek için gidiyorlar. Hazreti İbrahim kendince iş kolay olsun diye bileyli bıçağını aldığında ona bir koç hediye ediliyor, “İbrahim, bunu kurban et.” deniyor. Burada gerçekleşen şey zahiren hayvanın kesimi, batınen kişide var olan kurban etme, kan akıtma olgusunun yanlıştan kurtarılması… Hazreti İbrahim aleyhisselamın döneminde enteresan bir alışkanlık var; insan kurban etmek! Maalesef günümüzde […]