Şeytanlık Patronaj Sisteminin Köleleri

Nahl (75): “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.”
Nahl (76): “Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan birisi dilsizdir, hiçbir şey beceremez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayr getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yürüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?”
Rûm (28): “Allah size nefslerinizden bir misal getirmektedir. Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, siz verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortaklarınız var mı? İşte, Biz ayetlerimizi aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.”
Zümer (29): “Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, İslam sisteminde kölelik uygulaması yoktur. Misaller köleler üzerinden veriliyormuş gibi gözükmektedir; bunun sebebi, Kur’an’ın iniyor olduğu dönemi yaşayanların hayatlarının içerisinde köle uygulaması büyük bir yer tutmaktadır. Günümüze yakın zamana kadar da bu köle sistemi devam etmiştir. Bir akıllı insan bu misallerin anlattığını kavrarsa, zaten o insan köle sistemini tasvip etmeyen olacaktır.
Misallerdeki köle kelimesi ile geçiş yapılan bir kölelik vardır ki; o günde de, o günden önce de, bugün de ve bugünden sonra da var olacak ve kıyamete kadar da devam edecek olan kölelik sistemidir. Dolayısıyla her çağın gerçeği olan bu sistemde “Gerçek Hürler” ve “Gerçek Köleler” vardır. “Ben duniHi bir ilahım” diyenler Şeytanlık Patronaj Sisteminin gerçek köleleridir. “Amentü BillaHi ve RasuliHi” diyerek bu beyana göre hayat tarzı oluşturmaya çalışanlarsa, “Gerçek Hür İnsanlar” dır.
Şu hususu da belirtmek gerekir ki; “Amentü BillaHi” beyanında bulunanlar için hemen belirtiyoruz, bu imana uygun da hayat tarzı oluşturmak gerekir diye. Çünkü bu beyanda bulunduğu halde bazı kimseler “Amentü BillaHi” hayat tarzının içerisinde bulunmamaktadır, maalesef esfele safiliyn yaşantı içerisindedir. Bu yüzden yeni bir anlayış olarak “Amentü BillaHi” açıklamasını hayatına kazandıran, hayat tarzını da bu imana uygun hale getirmelidir; Kur’an bu duruma “Billahi iman ve salih amel” diye vurgu yapmaktadır. Esfele Safiliyn yaşantıya İslam ibadetlerini monte edip, Kelime-i Tevhid’i de gerektiğinde slogan yapmak Rasulullah (SAV) Efendimiz’in açıkladığı diyn değildir.
Ancak “Ben duniHi bir ilahım” diyenler için “buna da uygun hayat tarzı oluşturmak gerek” denmez; çünkü zaten uygun hayat tarzını sonuna kadar yaşamaktadırlar. Bu yüzden, birisi “Ben duniHi bir ilahım demedim, diyeni de duymadım” derse, evet dememiş yani ağzıyla söylememiş olabilir, oysa ilah tarzı yaşantıyı tam yaşamaktadır ve “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasından hiç taviz de vermemektedir; “Ben duniHi bir ilahım” demek işte tam da budur. Böyle insanlar fark etseler de etmeseler de Şeytanlık Patronaj Sistemi’nin köleleridirler.
Şeytanlık Patronaj Sistemi insanların duniHi algılarından yararlanır. İlk ve esas vesveseler, duniHi algının tesirine girmiş insanlara verilir ki; bu hal, insanların neredeyse 2 yaşından itibarendir. DuniHi algı sonucu insan, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasına girmekle Şeytanlık Patronaj Sisteminin kölesi olmaya başlar, ancak önceleri yani 2 yaşından ergenliğe kadar alıştırma ve sevdirme yöntemleri uygulanır; köleler Mütekebbir yaşantıya hazırlanırlar. Eğer bir insan, Rasulullah (SAV) Efendimiz’in açıklama ve uyarılarını işitir, kulak verir ve anlarsa; sonra da uygular ve “Amentü Billahi ve RasuliHi” der, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasından vazgeçer, “Müstakilen Var ve Muhtar” olan ancak Allah’tır derse; bu insan “Gerçek Hürler” sınıfına girer ve Şeytanlık Patronaj Sisteminden düşer (Sa’d; 79-83).
Burada açıklamaya çalıştığımız kölelik sistemini dünya hayatı yaşantısının mantığıyla anlayabilmek neredeyse imkânsızdır. Gerçek köleler kazandıkları algılarla kendilerini Müstakil ve Muhtar yani tam hür zanneden kölelerdir; Gerçek Hürler ise her şeyleriyle Rabblerine bağlı ve müstakil olmaksızın hürdürler.
Şimdi burada izaha çalıştığımız, “gerçek köleler ile gerçek hürler bir olur mu?” Elbette ki, bir olmaz. “Hangisini yaşamak istersiniz?” denilse; elbette ki, gerçek hür olmayı tercih eder insanlar. Bu durumda soru şudur: “Nasıl oluyor da bu insanlar çevriliyorlar?” Bu böyledir; çünkü, esfele safiliyn formattaki insan küfrüne âşıktır ve bu aşk çok cezbeli ve kuvvetlidir. Bu durumda bu aşkı bozacak, bitirecek bir aşk gerekir; çünkü bir aşkı ancak daha kuvvetli başka bir aşk yener ki, bu da “Allah aşkı”dır. Nahl (75) ile verilen misalde normal yaşantı içerisinden olmak üzere bir köle ile bir hür insan kıyaslanmaktadır. Ancak, konunun anlaşılabilmesi amacıyla köle bir insan misal verilmiştir. Buradan ulaşılması ve anlaşılması istenen yukarıda anlattığımız gerçek köleler ve gerçek hürlerdir. Nahl (75) insanlara: “DuniHi algı ve zanları sebebiyle “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasına girer de kendi adı namınıza “BEN” derseniz, işte bu bir aldatmacadır, bu size şeytanın tuzağıdır.” demektedir. Ayrıca Nahl (75) diyor ki: “Siz kendinizi Müstakilen Var ve Muhtar zannederek Muhtariyeti Tercih Gücü yetkinizi de kendinizi hür olarak kullanıyor sanıyorsunuz. Oysa bu yetkinizi şeytanın telkinleriyle, şeytanın arzusu doğrultusunda kullanıyorsunuz. Ancak siz hür olarak kendiniz tercih yaptığınızı sanıyorsunuz. Siz başlangıçta batılı tercih ettiğiniz için de sizin tercihlerinizi şeytan yönlendiriyor olsa da sorumlu sizsiniz. Dolayısıyla siz Şeytanlık Patronaj Sisteminin bir kölesi durumundasınız.”
Ayrıca Nahl (75) belirtiyor ki; “Amentü Billahi demiş gerçek hürler ise Muhtariyeti Tercih Gücü yetkilerini tam bir özgürlük içinde kullanırlar, onların özgürlüğünün güvencesi Rableridir. Onlar özgürlüklerine zarar verecek bir tercih yapacak gibi olsalar, Rabbleri onların özgürlüklerinin korunması yönünde onlara müdahale eder. Rabbleri onların sırtlarındaki yükü alır, önlerindeki engelleri kaldırır, düşmanlarını defeder, sadrlarını genişletir, kalblerini selim yapar, sabırlarını cemil yapar, onları meleklerle arkadaş yapar ki; bu kulları gerçek hürler olarak dünya ve ahirette yaşasınlar. Çünkü hamd Allah’a mahsustur; ne yazık ki, gerçek köleler bu bilgiden ve bu imkânlardan mahrumdurlar. Şimdi söyleyin, gerçek hürlerle gerçek köleler bir ve eşit olur mu?
Nahl (76) ’da verilen misal ise, Nahl(75) ’te vurgulanan konuyu bir başka yönüyle de ele alarak gerçek kölelerin aslında sisteme de yük olduklarını belirtmektedir. Misalde iki kişi vardır ve birisi dilsizdir, yani bu insanı köle yapanlar dilini kesmişlerdir. Dilini kesmekten maksat o şeytana köle olan kişinin sadrına şeytanın verdiği “Müstakilen Varsın ve Muhtarsın; bu hal ise senin şerefindir, hayat enerjindir, sahip çıkmalısın” vesveseleri öyle çoğalır ve sadra yerleşir ki, kalbin aslı beyin ile irtibatını kaybeder. Artık konuşan kalp değil sadrdır. Oysa esas konuşan, işiten, gören ve akleden kalptir (Hac-46). İşte Şeytanlık Patronaj Sistemi kalbin bu fonksiyonlarını durdurduğu için bu köle Hakk’ı söyleyemez ve tavsiye edemez, yani artık dilsizdir. Misaldeki “hiçbir şey beceremez” konusu da Hakk işlerle ilgilidir. Bu gerçek köleler “Summün bükmun umyün fehüm lâ yerciun: Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; onlar artık rücu etmezler (Bakara-18)” gereği hiçbir Hakk iş gerçekleştiremezler, Batıl işlerde çok mahirdirler, ancak mahir oldukları batıl işler ahiret hayatı için sevaba dönüşmez (Furkan-23). Rabbleri bu gerçek köleleri belki düzelirler diye çeşitli fırsatlarla karşılaştırır, ancak bu fırsatlardan bir hayr ile dönmezler, yani fırsatları hidayetlerine vesile yapamazlar. Misalde “… efendisinin üstüne bir yüktür…” benzetmesi ise Allah’ın küfür hallerinden razı olmadığı manasınadır (Zümer-7).
Misaldeki diğer kişi ise Sırat-ı Müstakiym üzere ve adaleti emreden bir insan. Bu insan “Amentü BillaHi ve RasuliHi” demiş ve bu imanına uygun bir hayat tarzı oluşturmuş olan gerçek Hür’dür. Bu insanın hürriyeti Allah’ın Kendi Muhtariyetinden ona verdiği bir yetkidir. Yani Billahi anlamda hürriyettir. Bu insan hayatının her anında Hakkı ve sabrı ve merhameti tavsiye etmektedir (Beled-17; Asr-3). Bu durumda o kişi bütün yaratılanlara adalet çerçevesinde yaklaşmaktadır. Misalde bu hür insanın vasfı olarak özellikle, adaletli olmasının belirtilmesi çok manidardır. Çünkü gerçek köleler de sonuçta adalete teslim olurlar; küfürleri için şahitliklerini adalet ortamında yaparlar. Ayrıca, adaletin uygulama alanı bütün yan dallarıyla beraber Rabbimizin “Rahman” isminin kapsamındadır. Gerçek hürlerin yollarındaki en önemli imtihan ve sonrasındaki kazanım Rahman ismiyle hâllenmektir. Rahman ismiyle hâllenenler bilkıst hareket ederler ve yalnızca Allah’ın Müstakilen Var ve Muhtar olduğuna şahitlik yaparlar (Al-u İmran-18). Çünkü hürriyet adaletle ayakta durur, kölelik adaleti kaldırırsanız yürür.
Şimdi sırat-ı müstakiym üzere olan ve adaleti hayatına hâkim kılan bu hür insan mı hedefine sağlıklı bir şekilde ulaşır; yoksa kalbiyle yani aklıyla ilişkisi kesilmiş, şeytana köle olarak yerde sürünen bu insan mı hedefine ulaşabilir? (Mülk-22). Elbette, “hür insan hedefine ulaşabilir” diyeceksiniz. O halde inkarcılar neden yolu bulamıyorlar? Şeytan “Ben duniHi bir ilahım” dedirttiği kölelerinden adaleti kaldırır, onlara ilahlık menfaatlerine dayalı bir adalet öğretir. Çünkü, gerçek adaletle hareket eden önce Allah’ın hakkını vermelidir. Gerçek köleler Allah’ın kadrini bilmez ve hakkını vermezler (Zümer-67). Bu sebepten, gerçek köleler zalimlerin ta kendileridirler.
Rûm (28)’ de “Allah size nefslerinizden bir misal veriyor” denilmektedir. Nefsleriniz kelimesi “kendinizden” veya “size ait içinizden” gibi de anlamlandırılabilir. Bunlar da kelime manası olarak doğru olur, ancak misalin anlattığı mana olarak yetersiz kalır. Bu yüzden “nefsleriniz” olduğu gibi alınmalıdır. Çünkü buradaki “nefslerinizden” maksat, sizin Kayıtlı kendini hissetme duygularınızın üzerinden size misal veriliyor demektir; çünkü, misal hisler üzerinden yürümektedir.
Rûm (28) demektedir ki; “Düşünün bakalım! Hislerinizi bir yoklayın! Size verdiğimiz rızklarla ilgili size bir tasarruf alanı da veriyoruz. Mülkiyetiniz altında bulunan kölelerden, mallarınıza ve tasarruf alanınıza sizinle aynı haklara sahip ortaklar olur mu? Eğer, böyle sizinle eşit haklara sahip köleler bulunsa, bunlar sizin mülkiyetiniz altında “köle” olmazlar. Onlardan kölelik kalkar ve onlar da efendi olurlar. Söz konusu tasarruf alanınız olunca bu durumda hislerinizi yokladınız mı? Nefsleriniz böyle bir durumu kabullenemedi ve “Hem köle hem de eşit haklarda ortak olmaz” dediniz. Ayrıca, “ya köledir ya efendidir” dediniz. Bir daha düşündünüz ve nefslerinizin itirazı arttı da “ikisi birden olmaz” dediniz. O halde şimdi söyleyiniz bakalım! Yaratılmış olan bir Kul aynı zamanda bir ilah nasıl olabiliyor? Yaratılmış olan bir Kul aynı zamanda sanki eşit haklara sahiplermiş gibi Yaradanına kendisini nasıl ortak yapıyor? Bütün duniHi ilahlar Allah’ın kuludur (A’râf-194), ilan edilen bütün duniHi ilahlar ve güçler yalnızca birer isimdir (Yusuf-40, Necm-23). İşte, aklını kullanabilecekler için Allah ayetlerini açıklamaktadır. Evet, nefslerini yoklayıp da “ikisi birden olmaz” dediğiniz gibi “hem Kul hem de ilah; ikisi birden olmaz”. Hem “ikisi birden olmaz” diyorsunuz hem de nasıl çevriliyorsunuz? Ancak Lüb aklı sahipleri ulaştıkları gerçekleri yaşayabilirler.
Zümer (29) da misalini köleler üzerinden vermektedir. İki ayrı kölenin yaşantı durumu kıyaslanmaktadır. Kölelerden birisinin efendileri var, köleye emir vermekte eşit olan birkaç kişi bu köleye efendilik yapıyorlar. Ancak bu kölenin efendileri kendi aralarında geçinemiyor ve sürekli tartışıyor, didişiyorlar. Dolayısıyla efendilerin aralarındaki bu çekişmeleri ve fikir ayrılıkları doğrudan onların işlerini gören köleye yansıyor. Köle hangi efendisine yaranacağını şaşırmış durumda, çünkü bu kavga ortamında köle ne yapsa kimse memnun olmuyor. Çoğu kere de efendiler kendi aralarındaki tartışmaların hırsını köleden çıkartırcasına muamele ediyorlar. Misaldeki diğer kölenin ise efendisi bir kişi ve huyu, suyu belli bir insan. Köle efendisinin huyunu ve suyunu almış ve bir davranış biçimi belirlemiş, böylece hayatını sürdürüp götürüyor. Misalde soruluyor: “Bu iki adamın durumu bir midir? Yaşantı durumları eşit midir?” Elbette ki, cevap: “Hayır, bu iki adamın durumu eşit değildir. Efendileri olan köle hem kölelik yapıyor, hem de psikolojik bir baskı ve didişmenin içerisinde çok çaresiz durumdadır. Bir kurtuluş yolu da gözükmemektedir.” şeklinde olacaktır.
Zümer (29)’da verilen misalden yukarıda çıkardığımız bulgulardan bizim imanımızı ve ahiret yaşantımızı ilgilendirecek sonuçlara ulaşmamız gerekir.
DuniHi algı sebebiyle girdiği zann’lar sonucu “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasında bulunan insan, bu iddiasıyla aslında “Ben duniHi bir ilahım” demektedir. Böyle ilahlık iddiasında bulunan insanların kazandıkları ilk vasıfları “Mütekebbir” olmaktır; Mütekebbir, kendi adı namına “BEN” diyerek kendisini takdim edendir. Ancak, insan yaşadığı bu “İlahlık Hissiyatı”nın karşılığı olabilecek bir “İlah Kapasitesi”ne sahip değildir. İnsandaki “İlahlık Hissiyatı”nın kaynağı sahip olduğu bir “İlahlık Kapasitesi” değildir; yani insan kendisini içerisinde bulduğu bir ilahlık kapasitesi sonucu ilah sanmamaktadır. İlahlık hissiyatının sebebi aslı olmayan bir duniHi algıdır, dolayısıyla ilahlık hissi de aslı olmayan bir zann’dan ibarettir. Bu durumda insan, aslı olmayan ilahlık hissiyatını tatmin edecek, dengeleyecek kapasite ve güçlerin peşine düşer. Elbette ki; bu durum da boştur ve boşadır. İşte bu geldiğimiz son hal insanı hırçın, geçimsiz, dengesiz ve öfkeli yapar. Yalnızca bir insan bu durumda değil ki, bu insanın içinde bulunduğu toplumu oluşturan bütün insanlar kendisi gibi “Ben duniHi bir ilahım” diyen ve aynı şekilde ruhsal bozukluklar içerisinde olan insanlardır.
Dolayısıyla, “Ben duniHi bir ilahım” diyen insanların oluşturduğu bir toplumda bu insanların arasındaki ilişkileri bir tasavvur edelim. Bu konuda Kur’an, “eğer birden fazla ilah olsaydı onlar bir güç savaşı yapar, yani kavga ederlerdi” tespitini yapmaktadır (Enbiya-22, Mü’minun-91, İsra-42). Her ne kadar insanların “Ben duniHi bir ilahım” iddiaları doğru değilse de, bu insanlar ilahlık hissiyatını gerçek bir şekilde yaşamaktadırlar. İnsanları yönlendiren birinci derecedeki faktör, hangi hissiyatta olduklarıdır. İnsanlar da yaşadıkları ilahlık hissiyatının gereği olarak, birbirleriyle kavga ve didişme içerisindedirler. Ayrıca birbirlerine karşı bir güç savaşı ve güç gösterişi de vardır. Bütün bunların hakkıyla cereyan etmesi için, insanlar cinselliklerini ve öfke duygularını sonuna kadar suistimal ederler. İnsanların ilahlık hissiyatlarının birbirleri arasındaki sürtüşme ise yerleşik bir nefreti oluşturur. Böyle bir ortamda gerçek sevgi tamamen silinir, yalnızca az nefret etmek ve çok nefret etmek konuları vardır. Bir ilah iddialı insan, kimden nelerden az nefret ediyorsa onu sevdiğini ilan eder; ta ki, menfaatleri zarar görene kadar. DuniHi ilahlar yeryüzünde bir mütekebbir gururla (Mülk-20) ve nefret ve haddi aşmışlıkla dolaşır (Mülk-21). Ayrıca duniHi ilahlara bu hissiyatları ve bu hissiyatın yaşantısı kolaylaştırılmıştır (Maide-30). DuniHi ilahlar tartışmaya düşkündürler (Kehf-54), ilahlık hissiyatları açısından gayet cimridirler, bu hissiyatlarına sımsıkı sarılırlar ve onu vermezler (Nisa-128), çok hırslı ve sabırsızdır (Mearic-19), bu sebeplerden aceleyi ve dünyayı bir ilah hissiyatıyla sever (Kıyamet-20,21; İnsan 27), bütün bunlar duniHi ilahları korkak ve zayıf yapar (Nisa 28) ve bu aptallıklarıyla daima şerri arzu eder ve yaşarlar (İsra-11). DuniHi ilahlıkta ısrarcı ve inatçı olanlar ilahlık hissiyatlarını bozacak durumlardan rahatsız olurlar ve bu ilahlık hissiyatından kurtulmuş, temizlenmiş olanları sevmezler (A’raf-82, Neml-56, Mü’minun-70).
“Ben bir duniHi ilahım ve ben böyle yaşarım” diyen insanların oluşturduğu toplumlar, Şeytanlık Patronaj Sisteminin gözünde birer “TANRILIK ŞİRKETİ”dir ve İlahlık hissiyatı ile dopdolu olan her bir insan da bu şirketin ortağıdır. Tanrılık Şirketinin bu ortakları yukarıda sıraladığımız vasıflarından dolayı hiçbir zaman bir ve beraber olamazlar, bir cemaat de oluşturamazlar; çünkü ilahlık hırs ve menfaatleri ve kavgaları ağır basar (Haşr-14) ve daima birbirlerini aldatırlar (Fatır-40).
İşte Zümer (29)’da verilen misaldeki birbirleriyle kavga içerisinde olanlar, çekişip duran ve kendilerini efendiler zanneden ortaklar bu “TANRILAR ŞİRKETİ”nin ortakları duniHi ilahlardır.
Zümer (29)’ daki misaldeki kavgacı ortaklardan ayrı olan, ortakları bulunmayan, tek başına olan bir kişi ise iki türlü anlaşılmalıdır. Bunlardan birisi Tanrılar Şirketi üyeleri olan duniHi ilah iddialı insanların zıt karşılığı olarak bir grup insanın oluşturduğu topluluktur. Bu topluluğu oluşturan insanlar ise, duniHi algıdan kendisini sıyırıp çıkarmış, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını reddetmiş ve yalnızca Allah “Müstakilen Var ve Muhtar”dır demiş, kalplerini nefretten arındırmış kimselerdir. Bu insanlar Kul oldukları Yaradana karşı bir sevgi ve kullara karşı bir sevgi oluşturmuşlar. Dolayısıyla birçok kişiler ama bir kişi gibiler, bu anlayışla ancak kardeştirler (Hucurat-10). Bu insanları bir araya getiren beyanları da “Amentü BillaHi ve RasuliHi”dir. Kavga ve didişmeleri olmayan bu insanlar işlerini kişisel menfaat üzerine değil, “Allah Rızası” arzu ve beklentisine bina ederler. Bu insanların “BİZ” tabirleri ayrı ayrı insanların birlikteliğini değil, ayrı ayrı insanların birliğini tanımlar. Bu insanların oluşturduğu gruba da bir şirket gibi bakacak olursak, meleklerin gözüyle “KARDEŞLER ŞİRKETİ”dir ve bu şirketin üyeleri ise işte bu haniyf insanlardır.
Zümer (29)’daki misalde soruluyor; “Bu iki şirketten yani, “TANRILAR ŞİRKETİ” ve “KARDEŞLER ŞİRKETİ”nden hangisinin ortağı olmak istersin? Bu iki şirketin ortakları eşit olur mu? Bu iki şirketin ortaklarının yalnız dünya hayatında bile huzurları, hayata karşı mutmain oluşları aynı olur mu? Elbette, Kardeşler Şirketinin bir ortağı olmak istersiniz, o halde neden çevriliyorsunuz?
Zümer (29)’da verilen misaldeki bir kişi olanın iki türlü anlaşılabileceğini söyleyip, birinci durumu yukarıda paylaştık. İkinci durum ise şöyledir: Birinci durum olarak izah edilen konuda, iki tarafta da insanların insani vasıfları ve insan olarak yaşadıkları hayat karşılaştırıldı. İkinci durumda ise Tanrılar Şirketi’nin üyelerinin “Ben duniHi bir ilahım” diyor olmaları sonucu iddia ettikleri “Müstakilen Varım ve Muhtarım” halleri, Mütekebbir olarak kendi adları namına “Ben” demeleri, dolayısıyla ilahlık hissiyatları söz konusudur. Kardeşler Şirketi’nin üyeleri olan haniyflerin böyle iddiaları söz konusu olmadığı için ilahlık hissiyatı açısından karşı grubu oluşturamazlar. “Ben duniHi bir ilahım” diyenin karşısına “ilah Benim” diyen çıkar; kendi adı namına “BEN” diyenin karşısına “Hayır, “Ben” demek Bana aittir. Ben Benimdir.” diyen çıkar. Dolayısıyla misaldeki karşılaştırma Yalancı ilahlar ile Gerçek İlah olan Allah arasındadır.
DuniHi ilahların ilahlık hissiyatlarıyla oluşturdukları potansiyel ile Allah’ın Kullarına karşı ilah olarak davranışı karşılaştırılmaktadır. Allah Kullarına karşı kendisine merhameti farz kılmıştır (En’am 12 ve 54). Allah “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasından vazgeçenlerin kalbinde gerçek sevgiyi oluşturur (Meryem-96) ve onların kalbinden, sadrından nefreti temizler (A’raf-43, Hicr-47). “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” diyenleri Allah korktuklarından korur (Nur-55), Allah şükreden kullarına daha çok verir (İbrahim-7). Bir ilah olarak Allah’ın iman eden Kullarına müdahale ve ikramlarını, verdiği niymetleri saymakla bitiremeyiz (Nahl-18). Aslında niymetlerden duniHi ilahlar da yararlanırlar, ancak onlar bütün bunları yalanlarlar; bu yüzden iman eden kullarla ilgili kısmını ele aldık.
Bütün bunlara karşılık duniHi ilahların oluşturduğu ilahlık hissiyat potansiyelinin yaratma gücü yoktur (Fatır-40, Hac-73) ve bir sığınak değildir (Cin-22); onun bir mülkü yoktur (Sebe-22, Fatır-13) ve hüküm sahibi de değildir (Mü’min-20); Ancak duniHİ ilahın bu hissiyatı kavga, tartışma, çekişme, kısır döngü, öfke ve nefret sebebidir.
Zümer (29)’daki misalde soruluyor: Seni kavga ve çekişmeler içerisinde huzursuz, tatminsiz ve hedefsiz bir yaşantıda köle yapacak duniHi ilahların İlahlık Potansiyeline mi bağlı bir köle olmak istersin; yoksa seni kölelikten kurtaracak bir hürriyete kavuşturacak, sana merhamet ve sevgiyi öğretecek, dünya ve ahiret huzurunu temin edecek gerçek ilah olan, Vahidul Kahhar olan Allah’a Kul mu olmak istersin?” Elbette, Allah’a Kul olmak isteyeceksin. Bunu dünya hayatında söylemesen de ahiret sorgusunda itiraf edeceksin. O halde nasıl çevriliyorsunuz?
Zümer (29) ayrıca demektedir ki; “Hangi yolu tercih ederseniz edin; sizler de yollarınız da Allah’ın kuludur, Allah’ın emridir, Allah’ın hükmüdür, Allah dilediğini yapar, takdir Allah’ındır; yani, Elhamdülillah! Ancak insanların çoğu bu gerçeği bilemez, göremez, fark edemezler.
M. Yılmaz DÜNDAR
Ve DarabALLAHU Meselen
12. Bölüm