“Sevgi”yi Ahseni Takviym yapı bilir ve Yaşar! Esfele Safiliyn Formata Sevgi Kapalıdır!

Esfele Safiliyn hayat tarzı içerisinde insan, birisini veya bir şeyi sevip sevmeme tercihini duniHi anlamda hürriyeti kullanarak, duniHi algı ve zann’larına göre oluşmuş heva ve hevesleri doğrultusunda yapar. Ancak cahil insan, Esfele Safiliyn formata gerçek anlamda sevginin kapalı olduğunu bilmez. Bu sebepten sevgi duygusunu, sahip olduğu Esfele Safiliyn imkânları çerçevesinde kendisi tanımlamıştır ve bu tanımladığını hissedince de adına “sevgi” der. Fakat tanımladığı ve hissedince sevindiği bu sevgiden bir türlü tatmin olmaz. Çünkü karşılığını bulamaz. Bu sevgi bazen gelir, bazen kaybolur, bir türlü istikrar gösteremez, genellikle de içi acı, sonu acı dolu olarak yaşanır. Çünkü sahte bir tanımdır, sahte bir hissediştir.
Esfele Safiliyn format içerisinde sevgi dosyası bulunmaz, orada bulunan tek duygu “NEFRET”tir. Bu yüzden insan, hissettiği “en düşük seviyeli nefret” hallerini “sevgi” zanneder. Ancak bazı sebeplerle nefret seviyesi bu sevgi duyulan kimseye veya şeye karşı yükselince, sevgi denilen şey de kaybolur; yerini kızgınlık, öfke, nefret kaplar. Eğer herhangi bir sebepten yükselmiş olan nefret seviyesi o kişiye veya şeye karşı düşerse, tekrar “sevgi” dediği şey gelir. Kendisini teselli etmek üzere bu iniş çıkışlar için “hayatın, sevginin tuzu biberi” yakıştırmasını yapar. Böyle bir kısır döngüde, Esfele Safiliyn insan kendisini kandırır durur.
Bu konuyu vurgulamak üzere, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın kavmini uyarmak için söylediklerine Kur’an’ın anlatımından bakalım:
‘’(İbrahim) onlara dedi ki: Siz sırf aranızda dünya hayatına has muhabbet ve sevgi uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiçbir yardımcınız da yoktur.’’ (Ankebut Sȗresi 25)
Ayette “dünya hayatına has bir sevgi” denilerek Esfele Safiliyn formatta tarif edilmiş sevgi vurgulanmaktadır. Billahi anlamda iman ederseniz, ürettiğiniz bu tanımlar ve üzerinde yükselmeye çalıştığınız kimlikleriniz ve kimliklerinize edindiğiniz putlar yıkılacaktır. Yani sizin “Ben” derken kast ettikleriniz ve bu “Ben”e kazandırdıklarınız ortadan kalkacaktır. İşte siz bunu görüyor, bundan korkuyor ve tedbir olarak da Allah’a karşı tavır oluşturuyorsunuz. Oysa dünya hayatında tanımladığınız bu sevgi ve onun uğruna yaptıklarınız, kazandıklarınız, her ne varsa, ahirette size pişmanlıklar olarak geri dönecektir.
Esfele Safiliyn hayat tarzı içerisinde duniHi anlamda hürriyet ile ortaya çıkan aşklar, sevgiler, anne-baba sevgileri, çocuk sevgileri hep işte bu “nefret” gerçeği içerisindedir, maalesef. Esfele Safiliyn hayat tarzı içerisinde insanlar bütün bu sebeplerden dolayı “sevgi ve kardeşlik” çerçevesinde bir grup, bir cemaat veya bir topluluk hiçbir zaman olamazlar. Bundan dolayı grubu, cemaati, topluluğu bir arada tutabilmek için perde arkasında başka Esfele Safiliyn yöntemler kullanırlar. Bu yöntemlerin çoğu da korku veya menfaatlere dayanır.
Bu konuyu vurgulayan bir ayet şöyledir:
“Onların kendi aralarındaki be’sleri (Müstakilen Varım ve Muhtarım iddiaları ve yaptıkları tanrısal savaşları, ihtirasları) şiddetlidir. Kalbleri dağınık ve ayrı ayrı olduğu halde onları toplu sanırsın (topluluk görüntüsü verirler). Bu onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr Sȗresi 14)
Kazanılmış Değişim’imizi Hakk yolda gerçekleştirmek istiyorsak ve Kader Matriksi’ndeki ahiret konumumuzun cennet hayatı olmasını hedefliyorsak, Billahi anlamda hürriyet ile sevmeyi öğrenmemiz gerektiğini şu ayetlere dikkat ederek, dikkat kesilerek ders yapalım:
“İnsanlardan kimi de, Dunillahi bir endad edinip onları Allah’ı sever gibi severler. İman etmiş olanlar ise Allah’a sevgiye daha şiddetlidirler. O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın Şedid’ül Azab olduğunu göreceklerini keşke şimdi anlayabilselerdi. O zaman kendilerine tabii olunanlar, azabı görerek kendilerine tabii olanlardan uzaklaşıp gitmişlerdir. Ve aralarındaki sebepler parçalanıp kopmuştur. Tâbî olanlar “keşke bize bir kere daha fırsat verilseydi de, şu sevdiklerimizin bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak” dediler. Böylece Allah, onlara amellerini, kendilerine acı pişmanlıklar olarak gösterir, onlar nardan çıkacak da değillerdir.” (Bakara 165-167)
Bu ayetlerdeki dersi alabilmemiz için, “insanlardan kimi de Dunillahi bir endad edinip de, onları Allah’ı sever gibi severler.” uyarısını önce çözmemiz gerekir. Buradaki anahtar tanım “dunillah bir endad” edinmektir. DuniHi algı ve zann’larının doğal sonucu olarak “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasında bulunarak kişinin içine girdiği ilahlık hissiyatıyla önce kendisini “dunillah bir endad” konumuna sokması ve kendisindeki bu “ilahlık hissiyatını” hayatın devamlılığını sağlayan enerjisi sanması ve sevmesi, sonra da bu halinin doğal sonucu olarak “duniHi anlamda hürriyet”iyle kimi ve neyi seveceğini seçmesidir! Buna kişi bir put edinmek ihtiyacı duyuyorsa o da girer, hatta kendisini inançsız ilan edenin bu hali de buna dâhildir. “Kendi ilahlık hissiyatı” birincil, “diğerleri” ise ikincil derecede dunillah bir endad sınıfına girerler.
Sevgilerini Allah’ı sever gibi yaparlar, yani nefret kökenli duygularıyla oluşturdukları sevgi oyunlarını doğru zannederler. Oysa Billahi anlamda hürriyet kullanmayı öğrenen Billahi anlamda iman sahibi müminler, DuniHi algı ve zann’larından temizlendikçe gerçek sevgiyle buluşurlar da bunların Allah’a ve O’nun kullarına sevgisi gerçekleşir ve bu çok şiddetlidir. Bu sevgiyi öğrenen ve birbirlerini bu sevgiyle seven müminler ancak kardeştirler.
Hucurat Sȗresi 10: ‘’Müminler ancak kardeştirler.’’
Meryem Sȗresi 96: ‘’Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenlere gelince, Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.’’
Hac Sȗresi 38: ‘’Muhakkak ki Allah, hain ve nankörü sevgisinden mahrum eder.’’
Fıtratımızdan açığa çıkaracağımız sevgiyi Esfele Safiliyn formatın nefret ile örtmesini önlemenin tedbirlerini çok önemsemeliyiz. Esfele Safiliyn’in “nefret kökenli konuşma dili”ni mutlaka terk etmeliyiz. Bu dili terk ettikçe duniHi algı ve zann’ları sadrdan temizlenir ve kalbte var olan ve fıtrata ait olan asıl sevgi hissi açığa çıkar ve fonksiyon kazanır.
Bu mücadele yolunda şu ayeti de dikkate alalım:
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin (sevmesin). Kim böyle yaparsa onun Allah ile dostluğu kalmaz, sevgi ilişkisi kopar.” (Âl-u İmrân 28)
Dünya hayatında yanlış sevgilerle oyalanan ve ömür mühletini böyle israf eden için şu ayet uyarmaktadır:
Zuhruf Sȗresi 67: ‘’O gün dostlar (dünya hayatındayken Esfele Safiliyn sevgili olanlar) bazısı bazısına düşmandır, ancak müttakiler (Allah için fıtratlarına uygun sevmeyi öğrenenler) müstesna.’’
“Kazanılmış Değişim”lerini Hakk yolda gerçekleştirmeye talib olanlar için Rasulullah (SAV) Efendimiz, bu mücadelede müminlere bir dua öğretmekte ve önermektedir: “Allahümme inniy es’elüke hubbeKE ve hubbe men yuhibbuKE: Allahım, Sen’den sevgini ve seni sevenleri sevmeyi dilerim.”
Genişletilmiş bir mana ile söylersek: Allahım, bana seni sevmeyi öğret. Fıtratımdan gelen kalbimdeki gerçek sevgiyi aktif kıl. Dünya hayatı kurallarıyla seni sevenleri sevmek ve onları anlamak mümkün olmaz. Bunu bana mümkün kıl ve kolaylaştır ki seni sevenleri de sevebileyim. Ulaşmak istediğimiz bu sevgiyi perdeleyen ve Sadr’ımıza yerleşip Kalb’imizi örten ‘’ğıll/nefret” illetini de def et, bizi bu Ğıll’den temizleyiver Ya Rabbi. (Âmin)
Çünkü kalpte bulunan Ğıll cennete girmeye engeldir. Hicr 47 ve A’raf 43. ayetlerden öğreniyoruz ki cennete girecek müminlerin Kalb’inden, Sadr’ından Allah Ğıll’i söküp atar. Ve Haşr 10’dan öğreniyoruz ki Rabbimiz kalbimizin Ğıll’den temizlenmesi için dua etmemizi istemekte, bu ayette bize bunun duasını öğretmektedir. Dolayısıyla, sevgiyle ilgili hadisten öğrendiğimiz dua, Haşr Sȗresi 10. ayette Rabbimizin öğrettiği dua, bunlarla birlikte Rabbimizin “Vedud” esmasının Zikrullah’ını görev edinmek ve “nefretin konuşma dili”ni terk etmek çok önem arz etmektedir.
İnsanın Ahsen-i Takviym yapısının sevgi anlayışı ve davranışları, barış ve esenlik gibi hallerin Yaşanabilir Hayat Normları Allah’ın Selam esması kapsamındadır. Selam esması kanunlarıyla, bu haller Yaşanabilir Hayat Normları’na dönüşür. Bu yüzden bir mümin bir başka müminle karşılaşınca “Selamün aleyküm” der o da “Ve Aleyküm selam” diyerek karşılık verir. Yani şöyle söylerler: “Ey mümin kardeşim! Allah sana dünya hayatında seni cennete götürecek bir yaşantı verir inşaAllah ve ahiret hayatında da seni cennetine alıverir inşaAllah.” Diğeri de: “İnşaAllah beni de seni de.” diyerek cevaplar.
Dolayısıyla; dünya hayatında insanların Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkileriyle yaptıkları Hakk ve batıl tercihlerine göre oluşmuş iki hayat tarzı grubu vardır.
Bir: DuniHi algı ve zann’larına dayalı, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası şemsiyesi altında “Nefret Hayat Tarzı” ve “bu hayat tarzının konuşma dili”.
İki: Billahi anlamda imana dayalı, Allah’a kulluk şemsiyesi altında “Selam Hayat Tarzı” ve “bu hayat tarzının konuşma dili”.
Ahirette de dünya hayatının “Yaşanabilir Hayat Normları”yla kazanılan değişimlere uygun konumları içeren iki tür hayat tarzı vardır:
Bir: Dünya hayatı sırasında “Kazanılmış Değişim”ini batıl yolda tamamlamış olanların konuşlanacağı Nefret Yurdu karakterli cehennem ki İbrahim Sȗresi 28. ayette “Dârü’l Bevâr” diye geçer.
İki: Dünya hayatı sırasında “Kazanılmış Değişim”lerini Hakk yolda gerçekleştirenlere ikram edilecek olan Selam Yurdu vasıflı cennet. Yunus Sȗresi 25. ayette “Dâru’s Selâm” diye geçer.
Bütün bunların gerçekleşmesini sağlayacak hükümler de “Kader-Matriks Programı”nda yer alır. Olayların sondan başa veya baştan sonra basamaklandırılması sonucu ortaya çıkan anlam ise “Kader Manası”dır. Konuyu özetler nitelikte olan şu hadise dikkat ediniz: Hadiste Efendim (SAV) buyurmuşlardır ki: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmek için de selamlaşın, selamlaşmayı yayın.”
Hadise konumuz çerçevesinde bir geniş mana verelim: Cennete girebilmek için Billahi anlamda iman etmek gerekir, yani DuniHi algı ve zann’larından sıyrılmak, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasından vazgeçmek gerekir. Billahi anlamda iman salih amelle birlikte olmalıdır, yani Billahi imana uygun bir hayat tarzı oluşturmak gerekir. Böyle bir hayat tarzı nefret üzerine yani kalbte Ğıll bulunarak gerçekleştirilemez; bu nefret ile din kardeşinizi sevemezsiniz. O halde Ğıll’den kurtulmanın önemli bir göstergesi olan “birbirimizi sevme”yi, “Müminler ancak kardeştir” prensibini gerçekleştirmeyi öğrenmeliyiz. Bu amaçla kendinize ve birbirinize selam duası yapınız ve bu duayı yaygınlaştırınız. Çünkü Allah’ın Selam esması kullara selamet ihsan eden, yakîn halini yaşatan, Billahi anlamda iman edenlere İslam’ı kolay ve güzel eyleyen, Dâru’s Selâm olan cennet yaşantısını meydana getirendir.
Konuyu Zümer Sȗresi 72 ve 73. ayetlerle bağlayalım: ‘’Denildi ki, girin cehennemin kapılarından, orada ebedi kalıcılar olarak! Mütekebbir (Müstakilen Varım ve Muhtarım iddiasıyla) hayat tarzı oluşturanların kalacak yeri ne kötüdür. Rablerinden ittika eden Billahi anlamda iman sahipleri ise zümreler halinde cennete sevk olunmuştur. Nihayet oraya geldiklerinde ve onun kapıları açıldığında cennetin bekçisi onlara “Selamün aleyküm, tayyib (temiz) olmuşsunuz. Ebedi kalıcılar olarak girin oraya (der).”