Kurban ve Dini Allah’a Halis Kılmak

DİNİ ALLAH’A HALİS KILMAK NEDİR?

“De ki: Bana, diyni Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.” (Zümer-11)
Ayette Efendimiz (SAV)’e hitaben buyruluyor: Onlara de ki; bana, dîni Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Normal hayatta insanlar bu mânâda konuşmadığı için bu ayete normal hayattaki bir mânâ ile meâl yaparsanız olmaz. Peki, âyeti nasıl anlayacağız? Onu anlayacağımız dille bir cümle kuralım ama doğru olmak üzere benzer cümleler de kurulabilir. Dîni yani sistemi Allah’a halis kılmak şudur: Göklerin ve yerin yaratılışını, dünya hayatını, ne olursa olsun tüm hayat tarzlarını, kısacası evreni yani ef’al âlemini Allah’ın dışı var sanıp oraya konuşlandırmayacaksınız, oraya yerleştirmeyeceksiniz. Göklerin ve yerin yaratılışını, yaşadığımız dünya hayatını ve tüm hayat tarzlarını Allah’ın dışı var sanıp onları oraya yerleştirirseniz, dîni Allah’a halis kılamazsınız. Bu tarif göremediklerimizi de kapsasın dersek, bütün evreni yani ef’al âleminin tümünü buna dâhil etmeliyiz. Aslında mânâ âlemi de buna dâhildir, sadece bize somut olan ef’al âlemi değil. Dîn yani sistem adı altındakileri, Allah’ın dışı var sanıp oraya konuşlandıran kişi samimi olmayı dini Allah’a halis kılmak zannediyor. Dîni Allah’a halis kılmak ayrıdır ve bu samimi olmak demek değildir. Samimiyet farklı bir şey! Puta tapanlar da putlarına samimiler. Bir kaç yüz yıl önceye ait bir bilgi; Güney Amerika’da bir tapınakta binlerce insanı canlı kurban ediyorlar. Arama motorlarına bakarsanız sayısını, yerini bulabilirsiniz. Kurban edilen binlerce insan ve onları kurban edenler samimi değil mi? O kadar samimiler ki taptığına kurban edi(li)yor. Ona “Samimi değilsin” diyebilir misiniz, “Korkmuyorsun” diyebilir misiniz? Taptığı puttan yani inandığı bâtıldan öyle korkuyor ki onun şerrinden, zulmünden, gazabından korunmak için kan akıtıyor, binlerce kişiyi kurban ediyorlar. Eğer dünya sistemine göre bir samimiyet ölçecek olsanız, câmiye gidenlerden belki daha samimiler. Dolayısıyla, ihlaslı olmayı samimi olmak diye anlatamayız. Zaten ne öyle uygulayabilen, ne de öyle inanan var. “Samimi olmak” ifadesi kullanılacaksa o “Allah dışında bir şey yok” manasında kullanılmalıdır. Samimiyet, Allah’ın dışı var sanmamaktır, İhlâs manasında samimi olmak budur. Allah’ın dışı var sanıp orada varlıklar ve hayat oluşturmak samimiyeti bozar. O kişi samimi değil, çünkü Allah’ın vasıflarına ters hareket ediyor.
“De ki; bana, diyni Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.” (Zümer-11)
Demek ki, Allah’ın dışı var sanıp ef’al âlemini de oraya yerleştiren inanış yasaklandı; Âmentü Billâhi demek ve bu inançla Allah’ın önerdiği hayat tarzını oluşturmak emrolundu.
“Ya Nâs (Ey, insanlar)! Sizi ve sizden öncekileri halk etmiş olan Rabbinize kulluk edin ki, belki takvâ sahibi olur, korunursunuz.” (Bakara-21)

TAKVA, KURBAN, KURBİYET
“Onların kanları Allah’a ulaşmaz, ancak takvanız ulaşır” ayetindeki gibi, tüm ibadetlerde Allah’a ulaşacak olan takvamızdır.
Maide Suresi 27: Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini BilHakk tilavet et… Hani ikisi de birer kurban takdim etmişlerdi de (buradaki kurban bildiğimiz kurban veya Allah’a yaklaştırıcı, nefsi şerrinden temizleyici bir davranış, bir sunuş olabilir); birinden kabul olunmuş yani kurban amacına ulaşmış, vuslat gerçekleşmiş, yaklaştırıcı yerini bulmuş, diğerinden kabul olunmamıştı. Kurbanı kabul olunmayan şöyle dedi: Kesinlikle seni öldüreceğim. Kurbanı kabul olunan ise: Allah yalnızca muttakilerden kabul eder, dedi.
Bu ayette bize öğretilen iki davranış özelliği var. Öğütlenen şey ise tanrıyı, tanrılık iddiasını, nefs-i emmareyi tanımak ve nefs-i levvameyi anlamak için önemlidir. Nefs-i emmarede olan ne yapıyor bakın: Kabul edilmedi diye diğerine “kesinlikle seni öldüreceğim” diyor, yani ona “yaşama hakkı” tanımıyor. Kendisinden kabul olunan ise açıklama yapıyor: Allah yalnızca muttakilerden kabul eder. Bu olayda yaşantımızla ilgili çok önemli dersler var… Bir tanesi şu: Yaptıklarımızın kabul edilmesi için “müttaki sınıfında” olmamız şart! Öyleyse müttaki kimdir, bilmemiz lazım. Müttaki, bizim tefekkür paylaşımlarımızda tarif ettiğimiz nefs-i levvamede bulunanların tamamının ortak adıdır. Billahi anlamında iman eden, “Allahım var görünüşümü [“varlığımı” değil, artık öyle müstakil ve muhtar bir varlık yok], bu yüzden var görünüşümü sana eş ve ortak koşmuyorum; var görünüşümü eş ve ortak koşmaksızın iman ediyorum” deyip, buna uygun fiiller ortaya koyma gayretinde olana müttaki denir. İşte bunlardan kabul edilir…

KURBAN OLAYINA NASIL YAKLAŞMALIYIZ?
Kurban günü bayram salâtlarında camide yapılan açıklamalar bazen iyi niyetli fakat noksan olabiliyor. O açıklamaların daha farklı olması gerekir. Çünkü akıldan uzak iyi niyet insanı cehenneme götürür. Akıl+iman insanı cennete götürür. Cennete “iyi niyet”le gidilmez, akılla, akıl+imanla gidilir. Aklın, akıllı davranışın altında, alt şıklarda zaten iyi niyet vardır. Ama iyi niyet “ana başlık” yapılırsa akıl kalkar ve yol cehennem olur, aklı rafa kaldırırsanız böyle olur. Ana başlık akıl olursa onun alt başlıklarından birisi zaten iyi niyettir, o kendiliğinden gelir. Akıllıca değil de iyi niyetli bir vaazdaki bir açıklamadan örnek vereyim. Önceki yıllarda medyada işi kavrayamamış, fark edememiş olanlar maalesef durmadan “kurban kesimi, kan akımı ve hayvana yapılan yanlış muameleleri” gündem yapıp onları gösteriyorlardı. Bu yüzden vaaz eden muhterem arkadaşımız iyi niyetle diyor ki; “medya onu öyle göstereceğine, etin dağıtımını gösterse daha iyi bir iş yapmış olur. Et dağıtımı ve etten yararlananlarla ilgili haberler daha faydalı olur.” İyi niyetle baktığınız zaman bu yaklaşım doğru. Ama “zeki” birisi size gelir der ki; et dağıtmak için kesmeme ne gerek var, gider kasaptan alırım, daha da ucuza gelir, bol bol dağıtırım. Hatta şimdi bol dağıtılıyor, birkaç ay sonra alır dağıtırım. Buna benzer bir sürü şey üretebilir. Meseleye böyle bakılırsa, yani kurban ibadeti dağıtmak, paylaşmak sanılınca Kurban Kesme’yi “hayır yapmak, et dağıtmak” sanıyorlar. O zaman başka yollar, öneriler arayıp buluyorlar. Oysa hiç öyle değil!

İKİ TEMEL OLAY
Kurban olayında iki temel olay var: Birisi kesim, diğeri hayr. Kesimi gerçekleştirdiğinizde elinizde “et” var, yani bir “mal” var ve yeni bir ibadet başlıyor: O eti hayra çevirmek! İhtiyacı olana verirsiniz, yersiniz, dağıtırsınız… Sünnette onun yolları var, çeşitli öneriler var; “üçe bölersiniz” gibi. Demek ki kesimi ve bunu birbirine karıştırmamak lazım. Kesimi gerçekleştirdiğinizde elinizdeki malı, eti değerlendirmek, onunla ilgili sevap kazanmak ayrı bir iştir. İşin bu kısmını istediğiniz zaman yapabilirsiniz. İstediğiniz zaman et alır dağıtırsınız veya başka şekilde hayr yaparsınız, çünkü elinde mal olarak yalnızca et yok ki, başka bir şey olur onun da hayrını yaparsınız.

KURBAN İŞİNİN ASLI KESMEKLE İLGİLİDİR
İnsanların çok önceki hallerinden günümüze kadar devam eden tanrıları teskin etme, öfkesini dindirme davranışı vardır. “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” algısıyla ilan edilen ilahlığın/ilahın ötede beride kendisine tanrı edinme ihtiyacı doğduğunda ki “ben de müstakilen varım ve muhtarım” iddiasındaki ilahın bazı korkularından kaynaklanan sığınışlarında bu ilah kendine tanrılar edinir ve edindiği tanrılardan korunmak, öfkesini dindirmek iiçin bir şeyler yapmak ister. Çünkü kendi (tanrılığının) öfkesinin dindirilmesinden memnundur. Kendi öfkesi dindirildiği zaman sakinliyor, kendi ilan ettiği tanrının sakinleşme yolunu biliyor: Öfkesinin dindirilmesi! Onun için “ötede beride müstakiklen var sanıp inandığı” varlıkları da teskin etmek, sakinleştirmek için öfkesini dindirmek ister. Onun öfkesinin dindirilme yollarından birisi de ona kurban vermektir. Bu durum, dünyaya gelen nefsin şerri formatın, vehmin zulmeti yapının içindeki önemli bir özelliktir ve günümüzde de devam eden bir özelliktir. Bir ara Endonezya’da önemli bir yanardağ patlaması oldu. Orada daha önce babasının yaptığı işi babasından sonra devam ettiren yaşlı bir zat gösterdiler. Yanardağın ağzına kadar gidip ona keçi veren, pirinç veren, onun öfkesini dindirmeye çalışan, ona hediyeler sunan bir işle meşgul. Hala devam eden bir şey demek ki… İnsanın dünyadaki formatının gereği olarak devam eden şey, tanrıların öfkesini dindirmektir. O kişi yine öyle bir şey yaparken yanardağ patlıyor ve kişi dağa öfkesini dindirmek için yaptığı sunum ve secde halinde kömür oluyor. Haberlerde onun o halini gördüm, o halde yaşadı, o halde gitti. Nasıl yaşanırsa öyle ölünüyor, nasıl ölmüşseniz öyle de diriliyorsunuz.

BİR DAVRANIŞ BİÇİMİ: KAN AKITMAK
Böyle bu anlayışla baktığınızda, tarih boyunca putlarına insan kurban etmekten, bir çocuk, bir kadın kurban etmekten veya bazı hayvanları kurban etmekten bahseden birçok bulguya rastlarız. Kendini Allah’ın dışında sanan ve ötede beride bir tanrıya inanan ilah yapının önemli bir davranış biçimi var: KAN AKITMAK! Melaike demedi mi, “Kan akıtan ve fesad edenlerden mi halife yapacaksın?” diye? İşte kan akıtıyor!
Bu tespitten, Hazreti İbrahim aleyhis selam zamanına uzanalım, Hazreti İbrahim aleyhis selamın bildiğimiz kıssasına: Oğlu oluyor ve daha önce söz verdiği üzere eğer öyle bir varlığı olur, öyle bir şeye sahip olursa onu Allah’a feda edecek, kurban edecek!? Hazreti İbrahim aleyhisselamın döneminde enteresan bir alışkanlık var; insan kurban etmek! Maalesef günümüzde de böyle! İnsan kurban etmek hala doğal ve normal! Herhangi bir şey için, herhangi bir evrensel olay için insan kurban etmek yaygın! Dört yüz, dört yüz elli yıl öncesine, yani günümüze yakın sayılabilecek bir zamana ait bir kaynakta, Meksika’da bir tapınak açılışında yirmi bin insan kurban ediliyor. Yani hala insan kurbanı var! Ama geçmişte bu hem çok daha yaygın, hem çok daha önemli! Hazreti İbrahim aleyhisselamın; “çocuğum olursa sana kurban ederim” demesi o günün yaşantısı içerisinde bu yüzden çok normal ve çok doğal. Böyle diyor ama sonra? Sonra yapamıyor! Ee, oğul, evlad!? Olduktan sonraki halle, olmadan önceki hal aynı olur mu? Olduktan sonra ona bağlılık, bağımlılık, sevmek… Ki o yavru Rasul soyunun devamı, öyle de bir özelliği var! Nasıl hayretle bakmasın yavrusuna! Sözünü unutuyor, sümen altı gibi bir şey oluyor. Ama Rabbi ona hatırlatıyor, sevgisi coştukça hatırlatıyor! “İbrahim, hani sözün vardı?” Terliyor hep… “İbrahim, hani sözün vardı!” Fakat Hazreti İbrahim (as) meseleyi halledecek noktaya getiremiyor. Kolay bir iş değil, muhafaza buyur Allahım… Rasullerin imtihanları akıl alacak iş değildir, akla havsalaya sığacak iş değildir. Hazreti Yunus aleyhis selama bakın. Biz onun yakarışını ne kadar kolay söylüyoruz, “La ilahe illallah, La ilahe illa ente subhaneke inniy küntü minez zalimiyn” diye. Ama bakın ayet ne diyor; “zulmetten kıvranarak nida etti! Onu sallamayacağız, onu sıkıştırmayacağız sanmıştı. Zulmetten kıvranırken nida etti…” Allahım cümlemizi muhafaza ediver, merhamet ediver.

KURBANLA VAZGEÇMEYİ ÖĞRENMEK
Hazreti İbrahim (as)’a yavrusu “babacığım emrolunduğunu yap, ben hazırım ey babacığım, böyle bir sözün var, ben hazırım” dediğinde ikisi birden öyle bir teslimiyet yaşıyorlar ki… O teslimiyetle ileriye ait hiçbir üzüntü, hiçbir tasa olmaksızın (öyle bir duygunun söz konusu bile olmadığı bir halde), ikisi de çok mutmain bir şekilde teslim olarak, aralarında bir anlaşma yapıp bu işi yerine getirmek için gidiyorlar. Hazreti İbrahim (as), “iş kolay olsun” diye kendince bileyli bıçağını aldığında ona bir “koç” hediye ediliyor; “tamam ya İbrahim, kazandın, koçu kurban et” deniyor.
Ne oldu? Bu olayla Hazreti İbrahim aleyhis selam vazgeçmeyi öğrendi (aslında bize öğretti). Yaşadı! Önemli, zor bir sınavla! Düşünmesi bile bizi ürküten bir sınavla vazgeçmeyi öğrendi… Tanrısal bir şeyden vazgeçebilmeyi, Allah için vazgeçebilmeyi, Allah için nefsine cimri davranmayı öğrendi… “Dünyalık nefsinin” isteğini kesti, ona cimri davrandı, işi Allah yoluna takas etti. İşte o zaman ne meydana geldi? Fidye! Ona o işin fidyesi verildi; kesme işi için yaratılmış olan koç bu işi zahiren yapması için ona önerildi. Böylece bu olayla aslında bize bir iş öğretildi…

KURBAN’IN ZAHİRİ VE BATINI
Bu işin zahiren yapılması “o iş için yaratılmış” olanla ilgili. Yavrun o iş için yaratılmadı, ama koç zaten kesmek için yaratılmıştı. Siz (de) bu vazgeçmişliğinizle sizdeki hayvani yapıyı, sizdeki nefsin şerrini, zulmani yapıyı, hayvani yapıyı, müstakilen varım ve muhtarım zannını kesin! Kurban kesen kardeşim; sendeki o hayvanı kes! Zahiren bu koçu kes, batınen sendeki hayvanı kes; o yapı tanrısal arzu ve isteklerde bulunmasın! Vazgeçebil, Allah için vazgeçebil! Hz. İbrahim vazgeçti -o korkuyu yaşadı ve korkusu kalktı- yavrusu onun oldu! Zaten mesele “yavruyu almak” değil ki! Burada gerçekleşen şey zahiren hayvanın kesimi, batınen o kişideki -insanlık tarihi boyunca gelen- kurban etme, kan akıtma olgusunun yanlıştan kurtarılmasıdır. Bu yüzden, o iş için yaratılmış olan bir hayvanın kesilmesi yaşanıyor! Evet, kestik… Ayetle öğreniyoruz ki; “kestiklerinizin eti ve kanı Allah’a ulaşmaz! Takvanız Allah’a ulaşır”. Dolayısıyla sizin zahiren yaptığınız bu işin kanı Allah’a ulaşmaz. Ama zahiren onu yaparken batınen vazgeçmişliğiniz, batınen ilan ettiğiniz ilahtan sıyrılışınız, o ilahtan korunmak ve kurtulmak için yaptığınız gayretler ulaşır; bu takva Allah’a ulaşır. Böylece, hem önemli bir ibadeti Efendimizin sünneti olarak yerine getiriyoruz, hem de her an yanlış uygulamaya müsait olan Kurban Etme Anlayışını doğru haliyle muhafaza ediyoruz, kan akıtma olgusu yanlışa sapmasın diye doğru haliyle muhafaza ediyoruz. O her an yanlışa sapabilir! Tanrısal hal o kadar kuvvetlidir ki, her an yanlışa gidebilecek bir “kurban etme” âdeti hortlayabilir. Kurban’la sen onu rayında tutacak, doğru yerde tutacak davranışı zahiren yapıyorsun. Bu tamam, zahiren yaptığın iş tamam! Ancak o [zahir] Allah’a ulaşmaz, o dünyanın işi. Ama onu zahiren yaparken ki halin önemli! Onu zahiren yaparken kendinde yok ettiklerin önemli… Tüm ibadetlerde ve yönelişlerde olduğu gibi Kurban’ı keserken de, o ibadette de “Allahım, ben sana Hanif olarak yöneldim” ayetlerini okuruz: “İnniy veccehtü vechiye lillezi fataras semavati vel arda hanifen” ayetlerini okuruz. Bu ayetin manasına baktığınız zaman, ayet “takva” halinizi, “ben hanifim” halinizi anlatıyor. Yani o işi yaparken “nasıl yöneldiğimiz” Allah’a ulaşıyor.

SİZDEKİ İBRAHİM OLAYINA BAKIN, KURBANLA ONU YAŞATIN
Saffat 107: “O’na Sema’dan Zibh-i Aziym büyük kurbanlık, fidye, bedel verdik.”
Saffat 108: “Ahıriyn içinde Onun üzerine ona alamet olan bir bakışla anış, yâd ediş bıraktık.”
Ayetteki “Ahıriyn” sonrakiler demektir, Vahdet Ehli demektir. Örneğin zamanımızda bizleriz, Billahi iman ve idrak gayretinde olanlardır.
Saffat 109: “Selâm olsun İbrahim’e.”
Ayet öğretiyor ve diyor ki; “alnını taşa koyupta bıçağı uzattığında O’na “Ya İbrahim, tamam rüyanı doğruladın” dedik ve o teslimiyetinin fidyesini verdik. Lütfen dikkat edin, “hediye ettik, armağan ettik” demiyor. Bir yerlerde rastlamayacağınız önemli bir tefekkür noktasıdır burası! “Fidyesini verdik!” buyruluyor. Allah onlardan o teslimiyeti satın alıyor, fidyesini ödüyor, Hazreti İbrahim’in teslimiyetini ödüyor, ona bedel veriyor. Onun o işine, o teslimiyetine fidye veriyor, bedel veriyor. Buradan çıkaracağımız bir diğer ders de şudur: Beklenen sonuç yani fidye teslimiyetten sonra geliyor. Ancak teslim olduktan sonra, yani ihbattan sonra ikram ediliyor! İkisi de ihbat etti/teslim oldu, boynunu büktü ve Allah onların o hallerini satın aldı, bedelini verdi.
Ayet diyor ki: “Daha sonra gelecekler için bu davranış hayrla anılsın diye bu olayı bıraktık, hatırlattık”. Yani hem Hazreti İbrahim’i bu olayların içerisinde hayrla anın, hem de buradaki apaçık belayı yani idrak ettirici tecrübeyi idrak edin, onu edinin. Bunu size yalnızca bir kıssa duyasınız diye anlatmış değiliz, burada sizin için bir bela var, idrak etmeniz gereken bir tecrübe var, o manayı çıkarın! Ve bu olayı da hayrla anın! Bir işi hayrla anmanın en güzel şekli o olayı yaşatmaktır! Normal dünya hayatında birisini anmak istediklerinde onu eserleriyle gündeme getiriyorlar, yani onu yaşatıyorlar. Daha çok yaşatmak için onun adına eserler yapıyorlar. Demek ki söz değil, önemli olan yaşa(t)mak! Dolayısıyla “İbrahim’i hayrla anın” demek, ondaki bu bilgiyi, bu hali yaşayın, yaşatın demektir:
“Sizdeki Hazreti İbrahim olayına bakın, onu sizden açığa çıkarın, bu işi yaşatın ki ben o halinizi satın alayım, fidyesini ödeyeyim.”
M. Yılmaz DÜNDAR
Tefekkür Paylaşımlarından