Saffat Sûresi 103. ayet ve devamı baba İbrahim ve oğlu İsmail’den yani Hazreti İbrahim aleyhisselam ve Hazreti İsmail aleyhisselam’dan bahseder:

103: “İkisi de teslim olup O’nu alnı şakağı üzerine yıkınca”,

104: “Biz O’na “Ya İbrahim” diye nida ettik”,

105: “Gerçekten rüyanı tasdik ettin. Doğrusu biz muhsinleri böyle cezalandırırız”.

106: “Muhakkak ki bu apaçık bir beladır; idrak ettirici bir tecrübedir”.

107: “O’na Sema’dan Zibh-i Aziym; büyük kurbanlık fidye; bedel verdik”.

108: “Ahıriyn içinde Onun üzerine ona alamet olan bir bakışla anış, yâd ediş bıraktık.”

Ahıriyn; sonrakiler, Vahdet Ehli demektir. Örneğin zamanımızda bizler.

109: “Selâm olsun İbrahim’e.”

Allah bir Kul’una ayette ismini anarak selam veriyor, “Selâm olsun İbrahim’e” diyor! Hazreti İbrahim’e Allah’ın bu muhabbetini sağlayan şeyi anlamaya çalışıyoruz burada. Kur’an bize “iman”ı, “ikan”ı ve “teslimiyet”i anlatıyor. Bu öyle bir teslimiyet ki çok önemli… Bir insanı Hakk yolda çok hızlı ilerletebilecek bir nokta, onu konuşacağız…

Hazreti İbrahim aleyhisselamın oğlu oluyor ve daha önce söz verdiği üzere öyle bir şeye sahip olursa onu Allah’a kurban edecek. Olduktan sonraki halle, olmadan önceki hal aynı olur mu, bu işi unutuyor. Sonra sevgisi coştukça ona hatırlatılıyor… Ve mübarek yavrusu “ey babacığım, böyle bir sözün var, ben hazırım…” deyince bir anlaşmadan sonra bu işi yerine getirmek için gidiyorlar. Hazreti İbrahim kendince iş kolay olsun diye bileyli bıçağını aldığında ona bir koç hediye ediliyor, “İbrahim, bunu kurban et.” deniyor. Burada gerçekleşen şey zahiren hayvanın kesimi, batınen kişide var olan kurban etme, kan akıtma olgusunun yanlıştan kurtarılması…

Hazreti İbrahim aleyhisselamın döneminde enteresan bir alışkanlık var; insan kurban etmek! Maalesef günümüzde de böyle; insan kurban etmek doğal ve normal. Herhangi bir şey için, herhangi bir evrensel olay için insan kurban etmek yaygın. Dört yüz, dört yüz elli yıl öncesine, yani günümüze yakın sayılabilecek bir zamanda Meksika’da bir tapınak açılışında, yanlış hatırlamıyorsam, yirmi bin insan kurban ediliyor. Yani hala insan kurbanı var. Ama geçmişte bu hem çok daha yaygın, hem çok daha önemli! Hazreti İbrahim aleyhisselamın “çocuğum olursa sana kurban ederim” demesi bu yüzden o günün yaşantısı içerisinde çok doğal ve normal. Ama sonra yapamıyor… Ancak yavrusu “baba emrolunduğunu yap, ben hazırım” dediğinde öyle bir teslimiyet yaşıyorlar ki… O teslimiyetle ileriye ait hiçbir üzüntü, hiçbir tasa olmaksızın, öyle bir şeyin söz konusu bile olmadığı bir halde, ikisi de çok mutmain bir şekilde teslimler… Ayetten öğreniyoruz ki; “alnını taşa koyup da bıçağı uzattığında O’na “Ya İbrahim, tamam rüyanı doğruladın” dedik ve o teslimiyetinin fidyesini verdik. Lütfen dikkat edin, “hediye ettik” demiyor. Bir yerlerde rastlamayacağınız önemli bir şey bu; “fidyesini verdik” diyor. Allah o teslimiyeti satın alıyor, Hazreti İbrahim’in teslimiyetine bedel veriyor. Onun o işine, o teslimiyetine fidye veriyor, bedel veriyor.

Buradan çıkaracağımız ders ne, bizde üstü örtülü olan ne, şimdi onu açalım.

Beklenen şey yani “fidye” teslimiyetten sonra! Ancak teslim olduktan yani ihbat ettikten sonra! İkisi de ihbat etti, teslim oldu, boynunu büktü ve Allah onların o hallerini satın aldı, bedelini verdi. Ayetlerde diyor ki daha sonra gelecekler için bu davranış hayrla anılsın diye bu olayı da bıraktık, hatırlattık. Yani hem Hazreti İbrahim’i bu olayların içerisinde hayrla anın, hem de buradaki apaçık belayı yani idrak ettirici bir tecrübeyi edinin. Yalnızca, size bir kıssa duyasınız diye anlatmış değiliz, burada sizin için bir bela, idrak etmeniz gereken bir tecrübe var, onu çıkarın; olayı da hayrla anın. Bir işi hayrla anmanın en güzel şekli nedir? O olayı yaşatmaktır! Dünya hayatında birisini anmak istediklerinde ne yapıyorlar? Onu eserleriyle gündeme getiriyorlar, yani onu yaşatıyorlar. Daha çok yaşatmak için onun adına eserler yapıyorlar. Demek ki söz değil, önemli olan yaşatmak! Dolayısıyla “İbrahim’i hayrla anın” demek “bu bilgiyi yaşatın” demektir. Sizdeki Hazreti İbrahim olayına bakın, bu işi yaşatın, ben satın alayım, fidyesini ödeyeyim demektir. Bu olayı Al-u İmran Sûresi 154. ayetle pekiştirelim.

Ayet Uhud Savaşı sırasında gerçekleşen bir olayla ilgili. Ayetin daha kolay ve daha iyi anlaşılması için ayetle ilgili bilgiyi verelim. Uhud Savaşı sırasında bakıyorlar ki, düşmanın sayısı inananlardan kat kat fazla, çok fazla. Silahları da öyle! Ve o savaş bugünkü gibi “düğme”lerle olmuyor. Düğmelerle olan savaşta sayı çok önemli olmayabilir. Bu savaş kılıçla, mızrakla, yüz yüze! Dolayısıyla; kılıç sayısı, mızrak sayısı, insan sayısı, at sayısı çok önemli; çünkü savaş bunların üzerine bina edilmiş. Böyleyken, karşıya bakıyorlar ki müthiş kalabalık ve silah da çok. Bu tablo karşısında inananlar temelde ikiye ayrılıyor. Bir grup; “bu savaş başlamadan önce bizim görüşümüz sorulmadı ki, sorulsaydı gelmezdik, burada boşu boşuna ölmezdik, bu savaşın bizi ilgilendiren bir yanı yok” diyor. Bunu diyenler müslümanların içerisinde! Müslümanların bir kısmı Hazreti İbrahim olayındaki gibi boyun bükmüş, teslim olmuş, çünkü “o emri veren Allah”a teslim oluyorlar. Buradaki çok önemli şey şu: Onlar Allah’ın emrine teslim oluyor, bir beşere değil! Rasulullah’a teslim olmak Allah’a teslim olmaktır, çünkü bize Allah’ın emrini duyuruyor. Bu sebeple de onlar teslim olmuşlar. Ve savaş başlıyor, başlar başlamaz münafıklar kaçıyor. Ama Allah savaşın tam ortasında müminleri uyutuyor; Allah’a teslim olanlar kalabalıktan korkup da savaşta psikolojik bir mağlubiyet yaşamasınlar diye Uhud Günü savaşta uyuyorlar. Bunlardan birisi Ebu Talha radıyallahu anh. Ebu Talha radıyallahu anh ayeti dinledikten sonra diyor ki; “Uhud Günü uyudum, kılıcım düştü. Aldım. Yine uyudum, kılıcım düştü aldım. Yine uyudum, kılıcım düştü aldım”. Böyle savaşıyorlar, aslında savaş oluyor, devam ediyor. O teslim olanların teslimiyetlerini Allah fidyelendiriyor! İşte onu anlatan ayet:

Al’u İmran Sûresi 154: “Sonra o gamın ardından üzerinize bir emene bir güven, sizden bir taifeyi bürüyen bir uyuklama inzal etti. Bir taife de münafıklar gerçekten kendi nefslerinin kaygısına düşmüştü. Allah’a hak olmayan bir şekilde cahiliye zannı gibi bir zanla yaklaşıyorlardı. “Bu emirden bize bir şey var mı, bize ne?” diyorlardı. De ki emir bütünüyle Allah’ındır. Onlar sana açmadıklarını kendi nefislerinde gizliyorlar. “Şu emirden bize de bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” derler. De ki; evlerinizde kalsaydınız da üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar, elbette yine devrilip yatacakları yere gideceklerdir. Bu, Allah sadırlarınızdakini denesin ve kalplerinizin içinde olanı arındırıp temizlesin diyedir.

Biraz önceki açıklamalarımızın devamı olarak söyleyelim, bu ayetten anladığımız bir şey daha var ki; “bu olay, Allah sadırlarınızdakini denesin; sizin sadrınızdan geçen duyguyu, fikri, fiili denesin diye!”. Burada olduğu gibi birçok ayette de “denesin ve denemek” geçer, lütfen bu ifadeye de dikkat edelim. Deneme ve imtihanı “Allah deneyip de görecek” gibi yorumladığınız zaman, İhlâs Sûresi’ne tamamen aykırı bir mana çıkarırsınız. Öyle değil! “Sadırlarınızdakini denesin” demek; o denediği zaman siz öğrenin demektir. Onu o sadrın sahibi öğrenir, bilir. Sonra da ya münafıklar gibi sadrında oluşan duyguya sahip çıkar, döner gider veya inananların yaptığı gibi o duyguyla mücadele edip “ben Rasulullah’a uyacağım” der ve bu bilgiyi kalbine kalbeder, beyne de o emr verilir, savaşta uyusa bile gider savaşır. Böylece bu denemenin sonucunu yaşar; kul onun sonucunu yaşar. Zaten o iş kul öğrensin diyedir. Peki, sonuç?

Sadırlarda olanı bilmek esfele safiliynle ilgilidir. Bu olay ise tesbit edilen bilgiyi, kalplerinizin içinde olanı yani tesbit edilmiş ama sizi yani kalbi yanıltan, esir alan bilgileri arındırıp temizlesin diyedir. Siz temizleyin diye değil! Sizin bu davranışınızdan sonra kalbinizi Allah temizler. Siz teslim olduğunuzda Allah temizler, ayetten öyle anlıyoruz: Bu olay, Allah sadırlarınızdakini denesin ve kalplerinizin içinde olanı arındırıp temizlesin diyedir. Allah Aliymün Bi-Zatis’sudur’dur.

İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür edebilelim diye hayatın içinden, savaştan bir örnek gördük. İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür eder hayatınızda incelerseniz, gün içinde benzer o kadar çok olayla karşılaştığınızı görürsünüz ki… Eğer onları iyi gözler, bu ayetlerin ışığı altında teslimiyeti yaşarsanız, Allah’ı tanıma ve Allah’ı idrak yolunda çok hızlı ilerleme kaydedersiniz. Ve o bir kere başladığı zaman artık birbirini tetikleyen bir şekilde gider: Gözlemek, fark etmek, yaşamak!

Saffat Sûresi 110.  ayeti hatırlayalım: “Muhsinleri böyle cezalandırırız.” İşte muhsinlerin karşılığı budur, onlara böyle yaparız… Siz de bu teslimiyeti yaşadığınızda, bu ikramları hayatınızda tek tek bulacaksınız… Kendinizi zorlayın, “bu da teslimiyetle ilgili olabilir” deyin… Birisi size “burada teslimiyet ne gezer” dese bile siz ona bakmayın, kendinizi zorlayın, yanılmazsınız. Zorlayın ve “bu teslimiyettir” deyin. O işin, o olayın teslimiyetle ilişkisini bulmak için kendinizi zorlayın, bulun ve uygulayın. Bunu yapmak için de sakın büyük olaylar beklemeyin.

Bu teslimiyeti yaşadığınızda ne olur? Sırayla; huşu gelişir, huşu İhlâsı getirir, İhlâs da İhsanı… Bu huşuyu tahayyül edelim. Hazreti İbrahim ve İsmail Arafat’ın devamında (Mina’da) taştalar. Hazreti İbrahim kararı tam verdi; dönüşü yok, bıçağını uzattı. Hazreti İsmail kararı tam verdi, dönüşü yok, boynunu uzattı. “Bu iş” onlar için bitti! Ve onun peşine fidye geldi ve bu nidayı duydular. Şimdi onların beden dillerini bir tahayyül edin; Allah’a karşı nasıl bir hale girdiler? Yaratan’larına karşı nasıl oldular? Elleri ayakları ne hale geldi? Bedenleri, kalbleri nasıl oldu? Vücutları nasıl titredi? İşte huşu… Bu teslimiyet olursa, normal hayatınızda bunu siz de hep yaşarsınız… Huşu İhlâsı getirir, böylece fuadın görmesi netleşir; o da İhsanı getirir. O zaman siz Saffat Sûresi 110. ayetin muhatabı olursunuz:

“İhsan sahiplerini (muhsinleri) böyle cezalandırırız.”

Bu ayete muhatap olduğunuz zaman siz İhlâs Hayat Döngüsüne girersiniz. Ve o döngü çalışır. Döner, döner, döner… Nereye kadar? Sen razı olana kadar… Sonra? Allah senden razı oluverir inşaAllah. Hani Nefs-i Raziye, Nefs-i Marzıye denir ya işte o oluverir inşaAllah….

Bu hal Fecr Sûresi 27, 28, 29, 30. ayetlerde bize şöyle anlatılır:

“Ey o nefs-i mutmainne; Radiye olarak, Mardiye olarak Rabbine rucu et; Kullarımın evliya zümresi içine dâhil ol; cennetime dâhil ol.”

Öyle olur inşaAllah (Âmin).

M. Yılmaz DÜNDAR

(İNŞİRAH, 81-89)