“ÂMENTÜ BİLLÂHİ” YÖNELİŞİNDEN SAPMALAR

“Mânâ”yı Yöneliş ve İlişkiler diye etiketleyip Yöneliş’i tanımladık, biliyorsunuz. Şimdi sizinle Yöneliş’in defolarına, defolu hallerine bakalım. Ayet ve hadislerde tanımlanan Yöneliş halinden sapan ve bu yüzden de sonu/âhiri hüsran olan inanış biçimleri vardır, bunlar kitaplarda “fırka” diye geçer, onları “Bâtıl Fırkalar” başlığı altında görebilirsiniz. O fırkaları temel beş grup altında göreceğiz. “Yönelişimde ne yaparsam defolu olur?” sorusunu âyet ve hadislerle öğrenelim ki yönelişimiz yerine defosuz otursun. Sapmalar en az daha önce paylaştığımız kısım kadar önemlidir. Bu öyle bir şey ki sapmış inanış/yöneliş biçimleri sapma olmadan önce öğrenilmesi gerekir. Çünkü zihin saptıktan sonra onun düzeltilmesi, onarılması hemen hemen imkansızdır. Düzeltilmesindeki zorluklardan birisi bunu düzeltecek birini bulamamaktır. Kime gidip anlatıp da çareyi bulacaksınız? Bu günümüzde çok mümkün olacak bir şey değil. O yüzden sapmadan önce tanımları iyi görmek gerekiyor. Bu kapsamda, bir halimiz, bir düşüncemiz şimdi göreceğimiz beş gruptan hangisine yakınsa, bizde biraz o gruptan biraz şu gruptan bir şeyler varsa onları temizlemek çok önemlidir. Beş grup altında göreceklerimiz aslında diğer fırkaların da sebepleridir. Ama hepsinin tek bir sebebi var. “Bu fırkalar neden var?” dediğimizde hepsinin tek sebebi kaderi anlayamamaktır. Diyelim ki anlayamadılar, Efendimiz (SAV) in açıkladığı kadere teslim de olamamışlar. Sebep bu. Fırkalar buradan çıkıyor, başka bir sebep yok, hepsi kadere getirilen yorumlarla ilgilidir. Bu iş kadar önemlidir. Dikkat edin, bu beş grubtan sadece birisi açıktan inkâr edenlerle ilgilidir, diğer dört grup doğrudan “İnanıyorum, müslümanım” diyenleri ilgilendiriyor.

“İnanıyorum” diyenler Efendimiz (SAV) in açıkladığı kaderi neden anlayamıyorlar? O açıklamalara neden teslim olamıyorlar? Bildiğiniz şeyler de olsa tekrar sıralayalım. Efendimiz (SAV) in açıkladığı kaderin anlaşılamamasında birincil sebep dȗniHİ algı ve zann’larıdır. Kişi Allah’ın dışı var sanar, kendini de oraya koyarsa kaderi anlayabilmesi mümkün değildir, hele teslim olabilmesi hiç mümkün değildir. Esas sebep, birincil sebep bu algı ve zann’larıdır. “Billahi anlamda” dediğimiz iman bu yüzden o kadar önemli ki… Billahi manada imanı kabul edip anlamaya ve yaşamaya çalışan kişi “ne yana dönerse Vechullah” yolundadır. Henüz o noktada olmasa bile yolundadır, yani Allah’ın dışı kavramını zihninden silmiştir. Düşünün şimdi, kişi “Allah’ın dışı” kavramını zihninden silmişse, yani Billâhi anlamda îman ediyor, düşünüyor ve yaşamaya çalışıyorsa, onun “Kader” diye bir problemi, öyle bir konusu olabilir mi? Kader diye bir konusunun olabilmesi için alternatifinin olması lazım. Billâhi anlamda düşündüğünüzde, “İlla Allah” dediğinizde, “Mülk O’nun, Hüküm O’nun, Güç O’nun” dediğinizde bir alternatif yok ki kaderi konuşasınız; anlayamamak hep dȗniHİ algı ve zannlarından kaynaklanıyor. Kader konusunu anlayamayan, arzu etsin etmesin, kendi adına “BEN” diyordur. O kişi arzu etse bile teslim olamaz, çünkü kendi adına “BEN” diyor. Onda bu takdim bulunduğu sürece kimse ona kader konusunu anlatamaz. Kader, anlatılarak birisinin ikna edileceği bir konu değildir. “Kader konusunda beni ikna et” demek kadar da saçma bir söz olmaz. Kişi önce “Buna nasıl îman edebilirim?” deyip onu iyice yakalaması lazım, ilk şart budur. DȗniHİ algı ve zann’ları bulunduğu sürece gündeminde kadere teslimiyet olmaz. Dilinle söyleyebilirsin ama olmaz. İkincisi, eğer zihnin mânâ ayrıştırma ve mânâları çakıştırma yöntemlerini yapamıyorsa, yani uluhiyet/tevhid dili ve kesret dili ayrımını yapamıyorsa olmaz. Onun için bunlar temeldir diyoruz. Önce bunlar olacak, sonra oturup konuşacağız. Yani, daha çocuk kerrat cetvelini öğrenmemiş, gelmiş; “Hocam bana havuz problemleri yaptır” diyor. Öğretmeni de, olmaz yavrum, git önce şu kerratı ezberle gel, sana havuz problemlerini öğreteceğim diyor. “Zor geliyor hocam, ezberleyemiyorum” diyorsa olmaz. Bunun bir yolu, yani basamakları var. İnsan dünyada hiçbir işi basamaksız yapmaz. Öyleyken, kader ile ilgili bir konuyu “Sen hele şu kaderi bana bir anlat” derse olur mu? Evrenin altından kalkamadığı bir konuyu “Hele bana şunu bir anlat” diye sorarsa olmaz. Kader bir kültürdür, şimdi bazı cümlelerle kader kültürüne biraz girmeye çalışacağız, sapmalar bize vesile olacak. Ama zaten hep Kader’i konuşuyoruz, hep o kültürü oluşturmaya çalışıyoruz.

İlk grupla başlayalım. Birinci grup doğrudan inkârcıları içeren, Allah’ı, O’nun Nebî ve Rasȗllerini ve Sistemini inkâr edenleri içine alan gruptur. “Sapmalar” dediğimiz için onları da bu başlık altına koyuyoruz, çünkü inkâr da bir sapmadır. Birinci Grup dȗniHİ algı ve zann’ları sebebiyle Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini vehmin zulmetini tercih yönünde kullanan Nefsin Şerri, “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasıyla kendi adına “BEN” diyerek mütekebbir davranmış olur ve ilahlığını ilan eder. Bu iddiasına uygun olarak da Esfele Sâfiliyn hayat tarzını benimser. Bu haliyle o, Allah üzerine yalan söylemiş, iftira etmiş, bâtılı tercih etmiş olur, YOK hükmünde bir iddiaya sahip çıkmış olur. Elhamdülillahi Rabbil âlemiyn biz öyle değiliz inşâAllah. Bu tanım tamamen inkârcılardan oluşan sapma grubunu anlatıyor.

Elif, Laaam, Miiiym, Raa. Bunlar kitabın âyetleridir. Ve (o kitab) Rabbin’den sana inzal olunan Hakk’tır. Fakat insanların ekseriyeti îman etmezler.” (Ra’d-1)

Âyetteki “İnsanların ekseriyeti iman etmezler” ifadesinden insanların ekseriyetinin bu birinci grupta olduğunu anlıyoruz.

“Muhakkak ki, insanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (Mâide-49)

Yani insanların çoğu Allah’a kulluk etmezler. Bu grubun da nasıl bir yaygın alan oluşturduğunu öğreniyoruz. Ra’d-1’den öğreniyoruz ki, ekseriyeti iman etmez, yani çoğunun îmanı yanlıştır. Mâide-49’dan ise onların çoğunun fasık, yani amellerinin yanlış olduğunu öğreniyoruz. “Âmenȗ Billâhi ve Amilus sâlihâti çerçevesinde, onların îmanları da Hakk değil, hayat tarzları da Hakk değil” demektir. İkisini de ayetler gösteriyor.

İkinci Grup şirk günahı üzerine kurulmuştur. Şirk günahı üzerine kurulu olduğu için bu grubu anlayabilmek şirki tanımlamakla mümkündür. Şirki çok tanımladık ama tekrarında yarar var. Şirk Allah’a karşı “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasında bulunmaktır. Şunu hatırlatarak devam edelim, bu ve bundan sonraki gruplarımız inananlarla ilgilidir. İnkârcıların iddialarını ve yaşantılarını birinci grupta topladık. İki, üç, dört ve beşinci gruptakiler tamamen inananlarla ilgilidir. Bu yüzden bu gruplara bakıp, onlara uyan nelerimiz var diye dikkatle araştırıp kendimizi temizlememiz lazım. Şirk günahını oluşturan asıl şirk, inanan insanın Allah’a karşı “Ben müstakilen VARIM ve muhtarım” iddiasında bulunmasıdır. Bundan başka tanımlar yapılabilir, “şirk Allah’a ortak koşmaktır” gibi cümleler denerek bir sürü şirk tarifleri yapılabilir. Ama “Ortak koşmuyorum” dediniz mi o tanımların işi biter. Allah’a ortak olmak ne demektir, şirke ortak olmak ne demektir, bu bilinmezse kişi ayeti geçer gider. Eğer bir inanan Allah’a karşı “Ben de müstakilen VARIM ve muhtarım” iddiasında ısrarlıysa amellere sıkı sıkıya bağlı olsa bile şirk kapsamındadır. Çünkü dȗniHİ bir algıyla Allah’ın dışı kavramını oluşturdu. Yani kendini dışarı aldı, orada “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir yapı oluşturdu. Biz diyoruz ki yapı Allah… Ama sen de müstakilen VAR ve muhtar” bir yapı oluşturdun. İşte ortak oldun. Kendini ortak ettin. Asıl şirk, birincil şirk budur. Artık bundan sonrakiler sekonder şirk davranışlarıdır, onlar ikincil şirklerdir. Bu kişi sonra güneşe, aya, paraya neye isterse tapabilir, fark etmez. Hepsinin esas sebebi bu birincil şirktir ve “şirk günahı” dediğimiz de odur, çünkü “şirk” odur. Eğer şirki böyle tarif etmezsek kişi şirk günahı içerisinde mi değil mi bilemez. Tanım çok net; eğer Allah’a karşı “Ben de Müstakilen VARIM ve Muhtarım” beyanında bulunuyorsanız, bu beyanda ve iddiada ısrarlıysanız şirk günahı işliyorsunuz demektir. Çok önemli bir yeri konuşuyoruz… Eğer inanan bir kişi “Ben de Müstakilen VARIM ve Muhtarım” demiyorsa, bu iddiayı duyduğu zaman reddediyorsa ona “Sen şirktesin” diyemezsiniz. Ama “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiasındaki kişi ilahiyat profesörü de olsa, kitaplar da yazsa fark etmez, şirktedir. Çünkü var olan bilgileri ezberlemekten sorumlu değiliz, öyle bir imtihana da girmeyeceğiz. İmtihanda sorulacak sorular bellidir. Şirk günahındaki kişi bilmelidir ki; Allah, şirk günahını bağışlamayacağını, amellerinin de boşa gideceğini buyurmuştur. Birisi bu dediğimiz iddiada bulunuyorsa Allah diyor ki; “Senin bu iddianı bağışlamam. Çünkü sen bana iftira ediyorsun. Benim hakkımı teslim etmiyorsun, ama amellerle meşgulsün, onların hepsi boşa gider. Zümer Sȗresi 65. âyet Efendimiz (SAV) e söylüyor, biz onun üzerinden öğreniyoruz: “Andolsun ki; sana ve senden öncekilere (şöyle) vahyolundu: “Yemin olsun ki, eğer şirk koşarsan kesinlikle amelin boşa gidecek ve kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacaksın.” (Zümer-65)

Bunun muhatabı Efendimiz (SAV): Senden öncekilere de bu söylendi, sana da vahy bu olundu: “Yemin olsun ki, eğer şirk koşarsan kesinlikle amellerin boşa gidecek, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacaksın.” Bu anlatım, anlayabilmemiz ve uygulayabilmemiz için kesret diliyledir. Eğer kesret dili olmasaydı uyarı olmazdı. Size onu uluhiyet diliyle de söyleyeyim: “Kim ne yapacaksa hükmünü Allah verir, insanlar o hükme uygun olarak yaşarlar, o hükümleri açığa çıkarırlar. Hâdî dilemişse hidayet ehli olur, Mudill dilemişse şâkî olur.” Haydi şimdi bu cümlelerden bir amel çıkarın. Elin kolun bağlı. Tevhid dilinden amel çıkmaz. Bu yüzden manaları ayırıyoruz. Allah’ın emri olmadan şirk koşabilir misin? O başka bir iş. Ama oradan “Sana Allah şirk koşturdu” mânâsı çıkmıyor, onlar çok dünyevi mânâlar. Sonuç olarak, Zümer-65’ten anladık ki biraz önce yaptığımız şirk tarifindeki o iddiaya sahip çıkan kişinin amelleri boşa gider.

“Bu Allah hidayetidir. Kullarından kimi dilerse, onunla hidayet eder. Eğer onlar dahi şirk koşsalardı, elbette yaptıkları tüm amelleri hiç olur, boşa giderdi.” (En’âm-88)

Bu âyetle de Efendimiz (SAV) den önceki Nebî ve Resul’ler üzerinden öğreniyoruz. Âyet onlar için, muhatap onlar: “Size gelen Allah’ın hidayetidir. Eğer şirk koşan olursanız bütün amelleriniz boşa gider.” Yine kesret dili. Bu iki ayete bakıp “Demek ki Rasȗl ve Nebîler de şirk işlermiş, âyetlerde uyarıldılar” zanneden hataya düşer. Sakın! Nebî ve Resulleri yanlış yapar/yapıyor/yapmış sanmayalım. Rasȗl ve Nebîler için ne tür yanlışlık yaparsanız onu doğrudan Allah için söylemiş olursunuz! Bu anlatımlar kesret dilidir, hep bunu vurguluyorum. Kesret dili başka bir şeydir, oradan kendimize göre mânâ çıkaramayız. Eğer öyle bir mânâ çıkarırsak edep dışı olur. Âyetlerden öğreniyoruz ki şirk gibi bir davranış Rasȗl ve Nebîler için aslında “ne mümkün!” dür. Rabbi öyle buyurur; ne mümkün! Ama Rasȗl ve Nebîlere söylenerek yapılan böyle bir uyarı, böyle bir anlatım tarzı şunun için: Birincisi, şiddetle dikkat etmemiz gereken bir husus olduğunu gösteriyor. İkincisi, âyet onlara “Siz şirk işlerseniz böyle olur” uyarısı değildir. “Siz bile yapmış olsanız bağışlamam” gibi bir uyarı şirkin şiddetini anlatmak içindir. “Sizin de yapma ihtimaliniz var, yaparsanız amelleriniz boşa gider” demek kesinlikle değildir, öyle denmiyor.  Bize işin şiddetini göstermek için, ders etmemiz için Rasȗlünü muhatap alıp, “Siz ki benim özel kullarımsınız, heva ve hevesinizden konuşmazsınız, siz hakkı tebliğ edersiniz, siz bu halinizdeyken sizin şirk işleme ihtimaliniz varmış gibi düşünsek, işte sizin gibi birisi bile olsa bağışlamam” demektedir. Normal hayatımızda söylemez miyiz, “Çocuğum yapsa bağışlamam” demez miyiz? Çocuğunuz o işi yapacağından değil ki. Yaptığı işe çok güvenen bazıları; “Babam olsa o da böyle yapardı” der. Babası o işi yapacağı için söylemiyor, belki babası rahmetli. Ama “Babam da olsa böyle yapardı” derken bir şeyi vurguluyor. “Bu kadar kararlıyım, bu iş bu kadar sıkı bir iştir” demek istiyor. Anlaşıldı mı?

Şirk günahından sıyrılmak, o kapsama girmemek özellikle beyanla ilgilidir, şimdi onu göreceğiz. Şirkten sıyrılmak beyanla ilgilidir, kişi mutlaka beyan edecek: Allahım şehadet ederim ki “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak SENsin. Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” diyecek. Bu bir beyan ve bu beyanı yapmak şart. Bu o kadar önemli bir şey ki ah anlatabilsem… Dünyada değil evrende o kadar önemli bir cümle ki bu, “Lâ ilâhe İllallah” budur. Bunu inanarak, bilerek, görerek bir kere söyleyen kurtulmuştur, o artık şirk kapsamına girmez. Bu kapsama girmeyince ne olur, göreceğiz. Bu kapsamın önemini şu ayetten öğrenmiştik: “Onların ekseriyeti ancak müşrikler olarak Allah’a îman ederler.” (Yȗsuf-106)

Önceki ayetler, insanların ekseriyeti îman etmezler dedi. Yani az bir inanan var. Şimdi bu ayet; “O inananların da çoğu şirk günahı ile îman eder” diyor. Bu önemli bir tehlike, Allah muhafaza etsin. Bir hastalığın görülme sıklığı için “İki kişide bir” dense ne yaparız, nasıl korkarız. Öyle değil de “Milyonda bir kişide” deniyorsa biraz ferahlarız. Anlattığımız şirk tehlikesi için âyet “Çoğunda” diyor. “İnsanların çoğu inanmaz. İnanan azınlığın da çoğu Allah’a şirk oluşturarak inanır” diyor.

Tekrar edelim, şirk günahı kapsamına girmemek için önce beyan lazım. Bunu yapmakla o kapsamdan çıktık. Çıktık ama yetinmemek lazım. Beyanımızı daha iyi idrak edebilmek için ayrıca bir gayret gerekir. Çünkü beyan ne kadar fazla idrak edilirse beyana uygun amel de o kadar kolaylaşır ve yaygınlaşır. Beyan yeterince anlaşılırsa oluşturacağı algıyla amelleri de çok kolay olur, rutinleşir. Onları “Aşağıların Aşağısı” kitapçığının “Kurtuluş Bölümü”nde detaylıca maddelendirdik. Hâl bu anlattığımız gibiyken, kişi bu beyanı yaptı, şirk günahı kapsamından çıktı. Yani Yöneliş’i, beyanı doğru. Ama İlişkiler kısmında, yani bu beyana uygun yaşarken, yani sâlih amel uygulamasında henüz yanlışları var. Kişi bu beyanı yaptı diye ertesi gün öyle davranamaz, elbette bazı yanlışlar, bazı hatalar yapacak. Fakat bunlar doğruyu yapma gayreti içerisindeykenki yanlışlardır, “Ben yanlış yapacağım” niyetiyle değildir. Bu beyanı yapmış olmasına rağmen dȗniHİ algı ve zann’ları henüz o kişide hakimiyetini sürdürdüğü için, ondan dȗniHİ algı ve zann’larına uygun fikir, düşünce, söz ve fiil çıkabilir ama onlar şirk günhı kapsamında değildir. Çünkü o kişi beyanını yaptı ve sırtını döndü. Sırtını döndüğün an şirk günahı kapsamından çıkarsın. Sırtını dönene Hanîf dedik. Bu kişinin yanlışları var, yanlışları yapıyor. Ama şu iki şartı yerine getirdiği için o şirk kapsamında değildir: Bir, beyan etti. İki, beyana uygun gayreti var. Bu iki şart önemlidir: Beyan ve o beyana uygun gayret. Bu iki şart kişide varsa onun günahları şirk günahı kapsamına girmez. İzah edebildim mi? Bu bilinmediği için, böyle beyanda bulunmuş ve buna uygun yaşantının gayretinde olan bir kişi konuşurken bilmeden bir şirk cümlesi kursa ona; “Şirk yaptın, bu söylediğin şirk” deniyor. Hâyır, o şirk günahı değildir. Çünkü bir kere o beyan etti ve bu beyana uygun gayrette. “Allahım, şehadet ederim ki müstakilen VAR ve muhtar ancak SENsin. Bu iddiada olanlara sırtımı döndüm” dedi. Bunu bilerek ve isteyerek beyan etmiş birisinin hatalarına şirk damgası basamayız. Çünkü Rabbimiz basmamış, onlara şirk dememiş. Şirki, şirk günahının kapsamını tarif etmiş olduk. Kişinin şirk günahı kapsamından çıkması için gerekli iki şartı da konuştuk. Bu iki şartı yerine getirenler için;

“Muhakkak ki; Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını, dilediği kimseler için mağfiret eder. Kim Allah’a şirk koşarsa, gerçekten azıym bir günah olarak iftira etmiş olur.” (Nisâ-48)

Âyet ne kadar açık; Allah şirk günahını bağışlamaz. Ama şirk günahı olmayanların, dilediğim kişi için dilediğim günahını bağışlarım. Demek ki şirk günahı olmayan kişinin başka günahı olabilir, buradan öyle anlıyoruz. İşte o günahları dilediğim kişi için, dilediğim günahını bağışlarım diyor. Bunlar çok açılması gereken şeyler. Bunları “keyfîlik” diye anlamayalım, kesret diliyle böyle söyleniyor. Bu, “Keyfime göre istediğimi affederim, istediğimi affetmem” demek değildir. Sakın böyle anlamayalım. “Allah dilediğini affeder” demek, keyfine göre ister affeder, ister affetmez demek değildir. Rahman ismi içerisinde adâlet vardır, keyfîlik olmaz. Yalnızca Rahiym isminde keyfî davranır. Lütfundan vereceği için, fazladan vereceği için adâleti dışında verir de verir. Allah Vahhâb’dır, hiçbir karşılığı olmadan bolca verir. Allah Tevvâb‘dır; dilediği kadar bağışlar. Âyetlerde “Allah dilediği günahı dilediği kişiye bağışlar” denince “Acaba diler mi, Allah’ın böyle bir keyfi olur mu?” gibi bir mânâ çıkmaz. O bir mekanizmanın ismidir ve şunu getirir: Sakın Allah’ı sınırlamayın, dilerse bağışlar. Sınırı kendine Allah koydu. Dedi ki; şirk günahını bağışlamam. Bu, diğerlerinde O’nun dileğine sınır koyamazsınız demektir.

“Muhakkak ki; Allah, şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder. Kim Allah’a ortak tutarsa, gerçekten uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisâ-116)

Nisâ-116’da da gördük ki, tanımladığımız şirk günahı bağışlanmaz. Ama diğerlerini dilediği kimseler için mağfiret eder. Eğer kişi beyanıyla şirk kapsamından çıkmışsa, beyanına uygun davranışların gayreti içerisindeyse onun yanlışlarını Allah şirk günahı saymıyor, “Onları bağışlarım” diyor. Neden? Çünkü o bir şehâdette bulundu, hayalinde de olsa kendisini Allah’ın dışı kavramından çıkardı, Billâhi’ye koydu. Henüz üstündeki elbise dȗniHİ idraka uygun, düğmesi sökük, yakası kirli. Ama o kul kendisini buraya getirdiği için Rabbi; “Olsun, onları yıkarız” diyor. Bu vesileyle, şehâdetimizi tekrar edelim, Rabbim inşâAllah şehâdetimizi kabul buyursun: “Allahım kesinlikle şehâdet ederim ki, Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak SENsin. Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR. Başka Müstakilen VAR ve Muhtar iddiaları yalandır, iftiradır, bâtıldır, yok hükmündedir. Allahım yine kesinlikle şehâdet ederim ki Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem SENin Kulun ve Rasȗlündür. Ala hâzihiş şehâdeti nahyâ ve aleyhâ nemȗtü ve aleyhâ nüb’asü inşâAllah: Allahım, bu şehâdet üzerine bizi yaşat, bu şehâdet üzere canımızı al, bizi bu şehâdet üzere yeniden dirilt. Âmîn.

Yöneliş’te sapanlar kapsamında ele alacağımız üçüncü dördüncü ve beşinci grupları bir hadisten öğreniyoruz. Önce o hadise, sonra da hadisin kapsamına giren sapmalara bakalım.

İbni Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: Rasȗlullah Efendimiz (SAV) buyurdular ki; “Bu ümmette iki sınıf vardır, onların İslâm’dan hiçbir nasipleri yoktur; Mürcie ve Kaderiyye.”

Efendimiz (SAV) den öğreniyoruz, hadisi anlamaya çalışalım, bakalım bunlar nasıl gruplarmış. “Bunların İslâm’dan nasipleri yoktur” ne demek? “Nasipleri yoktur”da iki manayı birden düşünmemiz lazım. Bir, konudan nasibin yok demektir. Yani bir konu var ve sen o konuyu hiç anlayamamışsın. Efendimiz buyuruyor; ümmetin iki grubu var onların İslam’dan nasibi yok, yani o iki grup hiç benim söylediklerimi anlayamamıştır. İki, hal böyle olunca sonları hüsran demektir, yani sevap nasipleri yok demektir. Dikkatlice tanımaya anlamaya çalışalım, çünkü çok gündem oluşturan üç grubu konuşacağız ve belki o grupların daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bazı açıklamaları paylaşmış oluruz.

Üçüncü Grup’takiler tevhid dili ve kesret dili farkını görememişlerdir. Yine tevhid dili ve kesret dili çıktı ve bu gruptakiler o farkı görememiştir. Ayrıca, mânâ ayrıştırma ve mânâları çakıştırmayı da hiç yapamamışlardır. Fıtratlarının “soyut kavramlara yatkın” olması sebebiyle Yöneliş ve İlişkiler ayrımında Yöneliş prensipleriyle perdelenmişlerdir. Efendimiz (SAV) den nasıl yöneleceklerini öğrenmişler ama öğrendikleri bilgilerle perdelenmişlerdir. Yöneliş ve İlişkiler diye onun için ayırdık. Bu yüzden ikisini de çok iyi anlamaya çalışacağız. Onlar ne yapıyor? İlişkiler’i Yöneliş’te öğrendikleri prensiplerle  kuruyor, İlişkiler’inde yöneliş prensiplerini kullanıyor. Dikkat edin lütfen, eğer kişi Yöneliş prensipleriyle İlişkiler kurarsa bu ne demektir? Demek istiyor ki; “Benim Muhtariyeti Tercih Gücü yetkim yoktur, Allah ne derse onu yaparım, dediği an değini yaparım.” Kulu kaldırdı, yaptığı işte kulun dahlini kaldırdı. O neredeydi? Yöneliş’teydi. Yani sen Allah’a yöneldiğinde, kendini Allah’la kıyas ederek baktığında Allah’a karşı bir VARlık, bir Muhtariyet düşünemezsin, “Ben de Muhtarım” diyemezsin. O yöneliştir, orada tevhid cümlesi geçerlidir. Ama ilişkilerini kurarken bir muhtarlığın var ve onun özellikleri var. İşte onu öğreneceğiz. O muhtarlığın ismi Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’dir. Bu gruptakiler öğrendiği tevhid cümleleriyle hayata bakıp ilişkilerini, bütün davranışlarını tevhid cümleleriyle oluşturdukları için Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’ni görmediler, yok kabul ettiler. Bu yüzden onlara “Cebriyeciler” denmiştir.

Cebriye diye lügâta bakar da fırkaları incelerseniz onlar şöyle tanımlanıyor: Bâtıl bir fırkadır, cüzî iradenin varlığını reddederler. Bu tanıma baktığımızda görüyoruz ki bir doğru tanım var ama bir doğru bu kadar tehlikeli tanımlanmış olabilir: Cebriyeciler’e cüzî iradeyi reddedenler denir. Bu konular karşımıza çok çıkabilir, yanılmamak sapmamak için doğru tanımı bilmek önemli olduğu için bu vesileyle cüzî iradeyi de anlamaya çalışacağız ama çok fazla açmadan, ana bazı prensiplerini söyleyerek. Cebriyeciler’den anlıyoruz ki kulun sorumluluğunu reddediyorlar, tercih yaptığını kabul etmiyorlar. Dolayısıyla, onlara göre dünya hayatı bir imtihan değil. Eğer size böyle bir tasavvuf anlatan olursa, siz de onu kabullenirseniz işte o hâl bu bâtıl gruptur. Kulun sorumluluğunu reddediyor, onun tercih yetkisini kabul etmiyor. Bunlar olmayınca, ona göre dünya hayatı kul için bir imtihan değildir. Halbuki bütün bunların var olduğunu böyle olduğunu âyetlerle göreceğiz. Nerede? İlişkiler başlığı altında. Şu soracağımız çok önemli bir sorudur: Kur’ân’da var olmasına rağmen onlar bunu niye reddediyorlar? Allah muhafaza etsin, bazıları var ki Efendimiz (SAV) in hadislerini önemsemiyor ama Kur’ân’ı kabul ediyor. Bunlar Kur’ân’ı kabul etmişler, peki Kur’ân’da olduğu halde niye reddediyorlar? Neden öyle olduğunu göreceğiz. Ancak önce birkaç cümleyle cüzî iradeyi anlamaya çalışalım, “cüzî irade” neye deniyor? Red mi edeceksiniz kabul mü, ondan sonra kendiniz karar verin.

Cüzî irade konusu araştırırsanız göreceksiniz ki anlaşılamamış konulardandır. Varlığını reddeden de, kabul eden de genellikle bilinçsizdir. Neden? Hep tekrar ediyorum gibi olacak ama başka bir şey yok. “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak Allah’tır konusu anlaşılamadığı için, Kelime-i Tevhid’i bu manada söylemediği için cüzî iradeyi anlayamamaktadırlar. Onu reddedenin de kabul edenin de çoğu dȗniHİ idraktadır. Onu reddeden her ne kadar İlişkiler’i Tevhid kurallarıyla  yürütüyor olsa da, her ne kadar “Muhtariyeti Tercih Gücü yoktur” diyor olsa da hiç farkında değil, kendisi tercihini yapmış, davranışlarında tevhid kurallarını tercih etmiş. Tercihini yapmış, “Ben ilişkileri tevhid kurallarıyla yaşayacağım” diyor. Rasȗlullah “Öyle yapmayacaksın” diyor ama o kendisine göre bir tercih yapıyor; “Ben okuduklarımdan böyle anladım, ilişkilerimi tevhid kurallarıyla yapacağım” diyor. Dikkat edin, tercih yaptı, reddettiği şeyi kullandı. Ama sonra da  kalktı tercih yetkisini reddetti. Demek ki o tercihi reddetmeyi tercih etmiş!

Cüz nedir, basitçe tarif edelim. Yaratılan herhangi bir kula, ne amaçla yaratılmışsa o amaca uygun olarak, Allah’ın yararlansın diye verdiği ne varsa, ne tür vasıf varsa hepsinin ismi cüzdür. Cüz ifadesi aslında bir edepten kaynaklanır. Şöyle: Siz kulda bulunan bir vasfı bir esmâ ile söylüyorsunuz ama o esmâ Allah’ın. O esmânın Allah’ın olduğunu, kuldakinin bir yetki olduğunu ve kısıtlı, kayıtlı olduğunu belirtmek için, Allah’a ait esmâya tecavüz etmemek için edeben onlar “cüz” adı altında toplanır. Kuldaki özelliklerin hepsi cüzdür, yalnızca irade değil. Eğer kul olarak insanı alırsak, insanın kullandığı, Allah’ın verdiği bütün esmâlar cüzdür. Hâl böyleyken, diğer esmâları kabul edip iradeyi reddetmek olmaz. Hepsi cüz. Peki, nasıl yanlış anlaşılıyor? Bu durumda cümlemizi şöyle kuralım: Kuldaki bütün vasıflar cüzdür ifadesi aslında bir edep taşır, fakat Cüz’ün bir manası da Yetki’dir, “Cüz” yetkinin ismidir. Yani, benim “BEN” deyişim cüzdür, Allah’ın “BEN” deyişinden bana verdiği yetkiyle “BEN” derim. “BEN” deyişimi Allah’ın “BEN” demesinden ayırırım, çünkü o kulun BEN” demesidir. Kulun, Kul Zat’ın “BEN” demesi Allah’ın “BEN” deyişine göre cüzdür. Esas Muhtar Allah’tır, hüküm sahibi O’dur. Hükmünden bana kullanma vasfı ve yetkisi verdiği kadarıyla o yetkiye ben “cüz” derim, bunu bir kul için söylerim. İzah edebildim mi? Cüz aslında bir yetki manasına gelir, Halifetullah için ise Allah’ın “Adıma kullan” dediğidir. Bir de herkes onu kendine göre farklı miktarlarda kullandığı için “cüz” denir. Yani herkesin kullandığı yetkiler farklı olduğu için, herkesteki o farklılığı belirtmek için de cüz dersiniz. Her biri ayrı bir cüz, bir kısım değil mi?

Fakat dȗniHİ algı ve zann’larıyla perdelenen kişi “cüz” kelimesini duyduğu zaman onu “küll”ün dışında bir parça zanneder. Mesela bu masanın tamamını şu kağıt temsil etsin. Ondan bir parça alıp masanın dışına çıkardım. Masanın tamamını temsil eden kağıt küll ise, dışındaki bundan gelen bir parça olarak bu cüzdür. Eğer siz dȗniHİ düşünürseniz işte buna “cüz” dersiniz. Dünya dilinde “cüz” budur, bunun dışında bir “cüz” yoktur. Bu bakışla cüz dediğiniz şeyin dış kavramı vardır, dışı vardır, bir de onun büyüğü vardır, o cüzün alındığı yer vardır. Deniz kenarında olduğunuzu düşünün. Bir kovayla denizden suyu alıp dışına getirin. Dünya diliyle dersiniz ki, bu su denizden bir cüzdür. Bu bakış dȗniHİ’dir mübârekler, dȗniHİ! Burada “dış” kavramı var. Eğer siz İslâmiyetteki cüze de ‘dışı’ kavramıyla bakarsanız o şöyle olur: Allah küll, O’nun bir dışı var, kul da dışarıda O’ndan bir cüz. Yani kul da O’nun benzeri, aynası. Ve birbirlerine bakıyorlar… Öyle bir şey yok! Allah diyor ki; “Bu yalandır, iftiradır, bâtıldır ve öyle bir dış kavramı da yoktur.” Billâhi anlamda cüz dışarıda değildir. Cüz dışarıda değilse nerededir? Küll’ün kendisindedir! Cüz küll’den ayrı bir parça değildir. Cüzî irade de öyledir. Allah’ın iradesi her yeri kaplamıştır, o iradenin dışında bir “cüz irade” yoktur, öyle bir şey yoktur. Geçmiş Ehlullah “Cüzî irade yoktur” derken; “Müstakilen VAR ve Muhtar cüzî irade yoktur” demektedir. Onun o söylediği ya tercüme hatası veya anlatma hatası yüzünden anlaşılamamaktadır. Belki de o zaman, söylediği kişiler söyleneni hemen anladığı için konunun bugünkü gibi derin anlatılması gerekmiyordu. Onların anlatmaya çalıştığı şey, cüzî irade müstakilen VAR ve muhtar bir güç değildir. Bu “Cüzî irade yoktur” mânâsına gelmez. Buna siz “Cüzî irade yoktur” derseniz, bunu siz “Cüzî irade yoktur” diye anlatırsanız insanları iradesiz hale getirirsiniz, kulluk görevlerini yapamazlar. Durduk yere imtihandan sıfır alırlar, çünkü bâtıl fırkaya düşerler. DȗniHİ idrakla cüzî iradeyi dışarıda zannettiği için. Eğer siz “Cüzî irade müstakilen VAR ve muhtar bir güç değildir” derseniz o doğrudur, o zaman cüzî iradenin vasfını tarif ediyor olursunuz. “Cüzî iradede bu vasıf yoktur” demek, “Cüzî iradeyi Billâhi anlamda düşünün” demektir, “O Allah’ın dışında bir irade değildir, doğrudan Allah’ın kendi iradesidir, iradesinden sana verdiği bir yetkidir” demektir. Böyle baktığınız zaman cüzî irade, Billâhi anlamda kullanmamız için bize verilen Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisinin kendisidir. Bu tarifler böyle açık açık tanımlanmadıkları için de anlaşılamıyor olabilir. Belki de o zaman bunu anlatmak için, savunmak için bu kadar geniş açıklamalara gerek yoktu, bu yüzden kısaca söyleyip geçtiler. Ama günümüzde, bir mahkemedeki savunma avukatı gibi savunmak zorunda olduğumuz için çok detaylı ve delillerle ortaya koymak gerekiyor. Billâhi anlamda cüzî irade, kuldaki Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisidir.

Cebriye grubu küllî iradeyle o kadar perdelenmişler ki ilişkilerinde, amellerinde küllî iradeyi sorumlu tutmuşlardır, kendilerini değil! Böylece, dȗniHİ algıda da olsalar, Billâhi anlamda da olsalar -ki Billâhi anlamda düşünmeye çalışıyor olmaları daha muhtemel- Muhtariyeti Tercih Gücü’nü fark edememişler, böyle bir yetkiyi görememişler. Bu durumda sorumluluğu, kulluk görevini, tercih yetkisini, özellikle de “Dünya hayatı imtihandır” kuralını reddetmiş olurlar. Oysa bütün bunlar ayettir, ayetleri reddetmiş olurlar. Günümüzde cüzî iradeyle ilgili tanımlar yapılırken, o iradenin vasfı konuşulmadan doğrudan “cüzî irade” ele alındığı için konu anlaşılamaz hale gelmektedir. DȗniHİ algı ile zannedilen vasfı reddedilirken kendisi de reddedilmektedir. “O Müstakilen VAR ve Muhtar bir güç değildir” denecekken, yani ona yakıştırılan müstakillik vasfı, muhtariyet iddiası, cüzî irade üzerine yapıştırılan bu etiket reddedilecekken kendisi reddedilmektedir. Sırf bu yüzden tasavvuf anlatımlarında “Cüzî irade yoktur” yolu ortaya çıkmıştır, yanlıştır. “Cüzî irade yoktur” yolu sapmış bir fırkanın hayat tarzıdır. Şuna çok dikkat edin, “Cüzî irade yoktur” diyenler cüzî iradeyi çok fazla kullananlardır. Bu yüzden de hayatlarında ikilem bitmez. Çünkü İslâm’ı anlayamayan kişi İslâm’ı yaşamaya çalışırsa ikilemleri çok olur. İkilem olması İslâm’ı anlayamamak demektir. “Şu konuda ikilemim var” diyorsan anlayamadın demektir. Hiç ikilem kalmaması gerekiyor. Demek ki cüzî iradeye yapıştırılan “Müstakilen VARDIR ve Muhtardır” etiketi bâtıldır, reddedilmelidir. Ama cüzî iradenin kendisi küllün dışında olmadığı için, o bir yetki olduğu için, bir “VAR”ın adı olduğu için reddedilemez. O yaşanması gereken Hakk bir şeydir. Bu söylediklerimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak iki hadis ile devam edelim:

Ebu Müleyke’den oğlu Abdullah’ın rivayet ettiğine göre, o Hz. Ayşe radyallahu anh’a kaderle ilgili bir şeyler söylemiş, o da kendisine şöyle cevap vermiştir: “Kim kader konusunda bir meseleyi konuşacak olursa âhiret günü kaderden hesaba çekilir. Kim de bu mevzuda bir şey konuşmazsa âhirette kaderden hesaba çekilmez.” (Hadis)

Birinci prensip bu. Neden bu prensip konulmuş? Oraya geliyoruz. Bu hadisi şöyle de önemsemek lazım: “Ben bir arkadaşımla kader konuşmuyorum ama içimden konuşuyorum” diyorsanız o da aynı şeydir. “Ben kimseyle konuşmuyorum ama kafamda o kadar çok soru var ki içimden onları konuşuyorum, korkumdan kimseyle de konuşamıyorum” demek de aynı şeydir, fark etmez. Konuşuyorsun, hesaba çekileceksin. “Konuşmazsan böyle bir hesabın yoktur” diyor Hz. Ayşe radyallahu anh validemiz. Peki, bu hadisteki konuşmak nedir, konuşmamak ne demektir?

Amr ibni Şuayb, an ebîhi, an ceddihî  radyallahu anhüm anlatıyor: “Bir gün Rasȗlullah Efendimiz (SAV) bir grup ashabının yanına aniden çıkageldi, onlar kader üzerine tartışıyorlardı. Münâkaşanın mâhiyetini öğrenince öyle öfkelendi ki sanki yüzünde bir nar tanesi patlamıştı, kıpkırmızı oldu. Ve şöyle söyledi: “Kader üzerine bu çeşit münâkaşa yapmakla mı emrolundunuz, bunun için mi yaratıldınız? Kur’ân’ın bir kısım âyetlerini diğer bir kısım âyetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz. Sizden önceki ümmetler de bu çeşit davranışları sebebiyle helak oldular.” (Hadis)

Lütfen söylenene dikkat edin. Kur’ân’ın bir kısım âyetlerini diğer bir kısım âyetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz! Uyarı dikkatinizi çekti mi? “Konuşmayın!” denilen şey budur. Böyle konuşan ne yapıyor? Kur’ân’da bir yanlışlık varmış gibi “Ama şöyle, ama böyle” yapıyor. Hep diyoruz, dünya hayatı prensipleriyle Kur’ân’ı çözemezsiniz, kaderi anlayamazsınız, O’na dünya yaşantısının prensipleriyle bakarsanız size çelişki gibi gelir. O çelişki zannının sebebi nedir? Uluhiyet dili ve kesret dili. İkisi de aynı mânâda olmasına rağmen dünya gözüyle bakana çelişki gibi gelir. Neden? Çünkü siz dünya hayatında tevhid/uluhiyet dilini hiç bilmiyorsunuz. Onu biz Allah’tan öğreniyoruz. Bizim normal yaşantıda bildiğimiz kesret dilidir. Öğrendiğimiz uluhiyet diliyle onun aynı mânâda olduğunu bilemediğimiz için çelişki zannediyoruz. Tevhid bizim kullandığımız dil değildi, onu sonra öğreniyoruz. Ama onunla bunun mânâsı aynıdır. O katta o cümleyle söylenir, bu katta bu cümleyle söylenir. Bir mânâ o katta uluhiyet/tevhid cümlesiyle söylenir, bu kata gelince kesret cümlesiyle söylenir. Moleküler düzeyde bu cümleyle söylenirken, hiç bunların olmadığı yerde o cümleyle söylenir. Cümleler farklı gibi görünse de aynı mânâdır. Anlayamamanın bir nedeni budur; uluhiyet/tevhid dili ve kesret dilini ayıramamaktır. Diğer bir nedeni ise mânâların çakıştırılamamasıdır. Bunu yapamadıkları için, bir grup âyetlerin bir kısmını, diğer grup ise öbür âyetleri savunuyor. Bakın sahabe zamanından bahsediyoruz, âyetleri çakıştıramayanlar uyarılıyor. Sürekli örnek verdiğimiz İnsan-29 ve İnsan-30 âyetleri için söyleyelim, İnsan-29 ile İnsan-30 çakıştırılıp tek mânâ yapılamayınca, bir grup İnsan-29’u, bir grup İnsan-30’u savunuyor, sonra da oturup tartışıyorlar. İşte bu konuşmak yasaktır deniyor. Eğer siz böyle didiklerseniz, bu didiklemenizden hesaba çekilirsiniz. İçinden de didiklersen aynıdır. Peki ne yapacaksın? Söyleneni yap. Söylenen nedir? Şimdi onu basit bir cümleye getireceğiz. Bizim anlatımımız içerisinde zorlandığımız bir yer burada bir sebep olarak karşımızda; Muhtariyeti Tercih Gücü’nü, bu yetkiyi anlayamamak. Eğer anlayacak olursa onu müstakil sanmak, ona müstakil etiketi yapıştırmak. “Müstakil değildir” denince de kulun dahlini anlayamamak. Bu o kadar önemli ki îman gerektiren esas nokta burasıdır. Bu yüzden diyor ki; “Anlayamazsın îman et. Senin Muhtariyeti Tercih Gücü yetkin var ve o yetki dȗniHİ değil, o güç müstakilen VAR ve muhtar bir güç değil. İşte sende böyle bir yetki var.” Bunu duyunca kişi; “Öyleyse ben neredeyim?” diyor. Kendini hep dȗniHİ algıda tuttuğu için, ona “Müstakilen VAR ve Muhtar değilsin” denilince kendisini yok zannediyor, “Ben yokum. Yoksam ben neye yararım?” diyor. Ona söylenen şey, onun ve özelliklerinin dȗniHİ olmadığıdır. Ama sen kendini öyle sanıyorsun. Oysa sen zaten Billâhi anlamda bir kulsun. Adam sade vatandaş ama kendisini Napolyon zannediyor. “Sen Napolyon değilsin” deyince de, “Öyleyse ben neye yararım” diyor. O senin zannın. Muhtariyeti Tercih Gücü’nü “Müstakilen VAR ve Muhtar” zannettiği zaman kişi dahlini anlıyor, müstakil ve muhtar olursam dahlim olur sanıyor. Lütfen hayallerimizi, beynimizin resim yapma gücünü Billahi anlamda kuvvetlendirelim, çoğaltalım. Kişiye kendisini dȗniHİ tanımlarsak, yani “Allah’ın dışı kavramı var, sen oradasın, sana orada Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi verdi” dersek olaylara dahlini hemen anlıyor. Kendisini Allah’ın dışında kabul ettiği için, kendisini ilah kabul ettiği için olaylara müdahalesini anlayabiliyor. Algıyı fark ettiniz mi? Onu o algıdan çekip de Billâhi anlama soktuğunuz zaman dahli kayboldu zannediyor. Sen zaten Billâhi anlamdasın ve senin dahlin var. Sen şu an da Billâhi anlamdasın ve dahlin var. Ama sen kendini dȗniHİ düşündüğün için “Müstakilen VAR ve muhtarken dahlim var” sanıyorsun. Senin zaten olaylara dahlin var. Dilediğin gibi yapıyorsun ve zaten Billâhi anlamdasın. DȗniHİ bir yerdesin de seni oradan alıp bir yere getirmeyeceğiz, zaten yaşarken Billâhi anlamdasın. Ve canın isterse su içiyorsun, canın isterse içmiyorsun, dahlinin olduğunu gör. Dahlin var ve sen zaten Billâhi’desin, Allah’ın dışında değilsin. Ama bunu anlayabilmen için seni illa Allah’ın dışında göstermemiz gerekiyor, o zaman anlayabiliyorsun. Neden? Çünkü hala “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddian var. Bu hatalar, Billâhi olduğu zaman kulun dahli olmazmış zannından, onu anlayamamaktan kaynaklanıyor. Ve bu yanlışlar günümüzde de var. Bu konuyu anlatanlar ne yapıyor? Hangi tarafı seçmişse onu destekleyen âyetleri topluyor, diğerlerini koymuyor. İnsanın “Müstakilen VAR ve Muhtar” olduğunu iddia edecekse kesret diliyle olan âyetleri topluyor, yani İnsan-29’u alıyor. İnsan-30’u, Hadîd-22 ve 23’ü hiç almıyor. Efendimiz (SAV) işte ona kızıyor; bir kısım âyetleri bir kısım âyetlerle çarpıştırıyorsunuz. Bu yüzden çarpıştırmak yasaktır. İslamiyet’te çakıştırmak var. Âyetleri çarpıştırmak değil çakıştırmak var. Çarpıştırmak dünya işidir, esfele sâfiliyn prensibidir. “Kur’ân âyetleri ve hadislerde mânâları çakıştırma var, bir de mânâ ayrıştırma var” dememiz bunun için.

Yönelişte sapan dördüncü gruba geldik. Hadisten öğrendik, bu gruptakilere Mürcie deniyor. Mürcie mânâ olarak “geri bırakan” demektir. Onlara neden geri bırakan -Mürcie- denmiş? Bizim için şimdi, niye öyle dendiğinden çok onların neyi savunduğu önemli, şimdi bunu anlamaya çalışıyoruz. Mürcie şunu savunuyor: Kâfir kişiye ameli fayda vermeyeceği gibi mü’mine de günahların bir zararı olmayacaktır. Uhrevi kurtuluş için, âhiretteki sonuç için îman yeterlidir, amel eksikliğinin bir zararı yoktur. Yani “Orada amel sorun değil” diyorlar. Amelin önemini, âhirette muamele ve hesabın âmele göre yapıldığını “FATİHA ile fetih” kitapçığının giriş bölümünü tamamen buna ayırarak anlattık. “FATİHA ile Fetih” kitapçığının giriş bölümü ayetlerle bunu anlatır, amel neden önemliyi anlatır. Kişi kafir oldukça yani kişide küfür ve şirk oldukça taatin ona faydası olmaz. Bu söyledikleri doğru. Bu cümleyi biz de Nisâ-48 ve Nisâ-116’da okuduk; eğer şirk işlerseniz amelleriniz boşa gider. Ama onlar bu doğrudan hareketle kanaat oluşturuyorlar. İşte çok tehlikeli şeylerden birisi budur; “Bana göre” demek, “Şu doğruysa bana göre bu da şöyledir” diye hüküm çıkarmak yanlıştır. Hüküm çıkarıyorsun, hükmüne dayanak olarak bir ayet, hadis alıyorsun; doğru bir şeyden hüküm çıkarıp yanlış yapıyorsun. Kaynağını, dayandığın yeri ayet zannedenler de senin hükmünü kabul ediyorlar. Dikkat edin, insan hüküm koyamaz, İslâm’da “Bana göre” yoktur. Buradakiler “Bana göre” deyip, “Madem küfür ve şirk varken kişinin hayrı işe yaramıyor, ibadetleri boşa gidiyor, îman varken de günahlar boşa gider, îman günahları siler. Şirk taati, ibadeti nasıl siliyorsa îman da günahları öyle siler, günahla ilgili hiç bir tasamızın olmasına gerek yok” sonucunu çıkarmışlar. Bunlara Mürcie denmesinin sebeplerinden birisi de, sonucu âhirete tehir etmeleridir. Ancak şu önemli ki Mürcie idrakında olanlar, “Bana göre böyledir” diyerek ayetle delili olan bir doğrudan hiçbir delili olmayan bir hüküm çıkarmışlardır. Onun için, Efendimiz (SAV) in dilinden bunların bâtıl/sapkın bir fırka olduğu, İslâm’dan nasiplerinin olmadığı vurgulanmıştır. İslâm’dan nasipleri yoktur, çünkü günahla meşguller. Zaten sevap da kazanamazlar, İslam’dan nasipleri yok, çünkü konuyu anlamamışlar. Yani âyetlerde mânâları çakıştırma yapamıyorlar, mânâ ayrıştırma yapamıyorlar. Allah’a kul olmak ile Allah’a kulluk yapmak ne demektir, farkı nedir, bu kavranamamıştır. Bu ikisini kitapçığımızın başında tartışmıştık; Allah’ın kulu olmak ve Allah’a kulluk yapmak farklıdır. Onlar “Allah’a kul olduk” deyip bırakmışlar. Oysa Allah diyor ki; bütün yarattıklarım zaten Rahman’a kul olarak gelecektir, hepiniz kulsunuz. Ama bir de kulluk yapan var, kulluk yapmak var. Onlar Allah’a kulluk yapmayı reddetmişler, önemi yoktur demişler. Oysa kulluk yapmak bir hayat tarzı benimsemektir. Mürcie idrakında olanlar bir hayat tarzı benimsemediler mi? Yaşıyorlar, bir hayat tarzları var, gidip bir yere saklanmadılar ki. İki hayat tarzı var; Allah’ın sunduğu hayat tarzı ve esfele sâfiliyn hayat tarzı. Allah’ın sunduğunu önemsemediğine göre esfele sâfiliyn hayat tarzını tercih etmiş yaşıyor, kaçınılmaz. Dolayısıyla, onların “Âmentü Billâhi”yi doğru anladıklarından şüpheleniriz. “Ve Rasȗluhi”yi ise hiç dememiş olurlar. Çünkü Efendimiz (SAV) onlara diyor ki, “Benim yaptığım gibi yapmıyorsunuz.” Bu kapsamdaki bir kişi “La ilahe illallah Muhammeden Rasȗlullah” dememiş olur. Mürcie böyle bir kul.

Son grubumuz günümüzdeki belki de en önemli grup. Bu grubun yeterince incelenmediği ve anlaşılamadığı kanaatindeyiz. “Ne anlaşılmış ki, hiç bir şey anlaşılamamış” demeyin. Hepsi öyle değil. Biz anlaşılamayanları seçip konuşuyoruz ki onları doğru anlayabilelim. Bu grupta olanların sayısı çok olmasına rağmen kimse kendisini bu grupta saymaz, kimse üstüne alınmaz, bu bakımdan da önemlidir. Bunlara Kaderiyeciler denir. Kaderiyeciler denmesi de meselenin üstünü örtmüştür. Kaderiyeciler ismi duyulunca, onların kadere sıkı sıkı bağlı oldukları zannedilebiliyor, kaderle çok sıkı arkadaş oldukları için bu ismi almışlar gibi düşünülebiliyor. Tam tersine, -hadiste yasaklanan konuşmaları- kaderi reddeder tarzda münakaşaları o kadar çok konu yapmışlar ki, “Şu kaderiyecidir, durmadan kaderi konuşur tartışır” manasına öyle denilmiştir. O isim kaderi yaşayanlar manasına değildir.

Kaderiyeciler neyi savunur? Onların neyi savunduğunu kendileri biliyor ama onları tanımlayanlar bilmiyor. Onların özelliklerini tanımlayan şu cümleyi okuyunca hak vereceksiniz: Kaderiyeciler kulun tam irade sahibi olduğunu savunurlar. Tam irade ne demek, yarım irade ne demek, bunu anlarsak tamam. Tanım ne kadar önemli bakın. Bir sapkın fırka var, o  tanımlanıyor ama hiçbir şey anlamıyoruz. Marketten bir ürün alırken etiket yarım yamalaksa, ürün yeterli tanımlanmıyorsa doğruca müdüre koşuyorsunuz, bu ne demek, bundan ne anlayacağım diye. Âhiretimizle ilgili bu kadar önemli bir şey tanımlanıyor ama yapılan tanım doğru mu değil mi dikkatimizi çekmiyor. “Kulun tam irade sahibi olduğunu savunurlar” cümlesinden onların neyi savundukları anlaşılıyor mu? Tam irade ne demek, yarım irade ne demek? Bu tanımdan bir şey anlaşılmadı. Hâlbuki, onlar şunu diyorlar, yani onların halinden şu anlaşılıyor, ve bu tanımı yapan da aslında şunu demek istiyor: Bu grup Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini kavrayamamıştır, yani cüzî irade diye bildiği şeyi müstakilen VAR ve muhtar ilan etmiştir. “Tam irade” denilen budur. Oysa ona “tam irade” denmez, o müstakilen VAR ve muhtar irade iddiasıdır. Onlar “Biz yaptıklarımızda müstakiliz, fiillerimizde Allah’ın dâhili yoktur, tamamını biz hükmederek yaparız” diyorlar. Yani cüzî irade diye bildiğimiz, öyle isimlendirdiğimiz ve anlamaya çalıştığımız Muhtariyeti Tercih Gücü’nü onlar “Müstakilen VAR ve Muhtar” ilan etmişlerdir. Bütün kararlarını “Müstakilen VAR ve Muhtar” ilan ettikleri o iradeyle vermektedirler. Bu tamamen dȗniHİ algı ve zann’larıyla oluşan bir bakış tarzıdır. Grubun özelliğini izah edebildim mi? Rastladığım şeylerden de söyleyeyim. Bu düşüncedeki kişi iradesini müstakilen VAR ve muhtar bir güç olarak ilan etmiştir, onu “Müstakilen VAR ve Muhtar” olarak damgalamıştır. Sonra da; “İşte ben bununla kararlar veriyorum, yanlış karar verirsem karşılığı cehennemdir, doğru verirsem karşılığı cennettir” der. Eğer iş böyleyse, işi böyle anlarsak bu konuda hiç tartışma olmaz. Efendimiz (SAV) bunu göremedi mi ki insanları ikna etmek için çırpınıyor, hırs gösteriyor. Demek ki bunu göremedi, öyle mi? Eğer O; “Sizin iradeniz müstakilen VAR ve muhtardır. Onu kendiniz kullanıyorsunuz, Allah’ın dahli yok” deseydi kabul etmeye hazırlar, “Niye Allah’ın dahli yok?” demeyecekler. Efendimiz onlara; “Eğer onu bu yönetmeliğe göre yaparsanız cennete gidersiniz, uymazsanız cehenneme gidersiniz” dese bitti, hiç tartışma kalmaz. Böyle anlatılsa sahabe neden tartışsın? Bunda tartışılacak ne var? Peki, neden böyle değil? Çünkü kendi sözü değil, dünya prensipleri değil. Anlamamız gereken, fark etmemiz gereken o. Bu Allah’ın sözü! Âyetler diyor ki, “Anlayamıyor olsanız bile söyleneni yapın. Anlayamayabilirsiniz ama söyleneni yapın, on ikiden vurursunuz, hiç yorulmadan kazanırsınız.” İşte bakışı böyle olan, bu iddia ile yaşayan birine biraz tevhid dilini, biraz diğer âyetleri anlattığınızda “Beni kaderiyeci mi yapacaksın?” diyor. Yahu sen kaderiyeciliğin göbeğindesin. Korktuğun şeyi bir incele, o tam senin yaptığın.

Çok önemsediğimiz, fırsatı çıktıkça ele alıp anlamaya çalıştığımız Nisâ 78 ve 79. âyetleri Kaderiye grubu hiç anlayamamıştır. Bu yüzden hangi meâli elime alırsam hemen Nisâ 78 ve 79’a bakıyorum, maalesef hep yanlış, hep yetersiz. Bu âyetleri “Aşağıların Aşağısı”nda ve “Sen Tanrı mısın?” kitapçığında paylaştık, “FATİHA ile fetih” kitapçığında çok geniş ele aldık. İlerleyen bölümlerde Kul Zat’ı ele alırken yine paylaşacağız, lütfen oralarda bakın, çünkü çok önemli iki ayet. İşte onlar bu iki ayetteki mânâyı da hiç anlayamamışlar.

Dünya ve âhiret için önemli olacak şu cümleleri de paylaşalım, özellikle Kaderiyeciler şöyle inanır: Kul “Müstakilen VAR ve Muhtar” iradesiyle yaşantısına hüküm verir. Kendi iddialarıyla söylersek, “İnsanlar tam irade sahibi olarak karar verirler. Ancak Allah ilmiyle kulun nasıl davranacağını önceden bilmiştir.” Bu söylem de çok karşımıza çıkar, çünkü böyle inanılıyor: Tam irade dediği “Müstakilen VAR ve Muhtar” ilan ettiği iradesiyle kendi hüküm verir, yapar, ancak Allah ezelde ilmiyle onun nasıl davranacağını bilmiştir. “Kader” diye bunu tarif eder. Maalesef kitaplarda böyle okursunuz. Bu tarif Efendimiz (SAV) in açıkladığı kadere uymamaktadır. “Niye uymamaktadır?” konusu ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Sapmalara düşmeyelim, hata yapmayalım diye şimdilik yalnızca ipuçlarını görelim. Eğer konu biraz önce konuştuğumuz gibiyse, iş zaten böyleyse sahabe neyi tartışıyordu? Bunun neresi tartışılır? Tamamen dünya hayatına uygun bir şeyi sahabe niye tartışsın? Efendimiz (SAV) “Âyetleri çarpıştırıyorsunuz?” diye niye öfkelensin? Demek ki bu tarif Efendimiz (SAV) in açıkladığı tarif değil.

Allah kader sahibidir. Kaderi yanlış tarif eden de böyle söylüyor. Ancak kader sahibi olmak “meseleyi bilmek” ile sınırlı değildir. “Allah önceden bildi” diyorlar. Doğru bir cümle, evet bildi. Ama Allah’ın kaderin sahibi olması yalnızca “bilmek” demek değildir. Dünya hayatından bir örnek verelim. Bir konuda birisine “Benim kaderim senin ellerinde” dediğinizde ne kastediyorsunuz? “Benim halimi biliyorsun” mu demek istiyorsunuz? Hâyır. O kişinin sizin için bir hüküm vereceğini söylüyorsunuz. “Kaderim iki dudağının arasında” demek de öyledir; sen bir hüküm vereceksin, o hükme bağlıyım demektir. Dünya hayatında kullandığımız kader bile bir işi bilmekle ilgili değil. Kader sahibi hüküm sahibi demektir, kader hüküm demektir. Dünya hayatında bile bu mânâda kullanırken iş Allah’a gelince hükmü ona veremiyoruz. Neden? Çünkü insan cimri! Kur’ân’ın söylediği cimri budur işte. “Benim” diyor. “Ben karar veririm Allah da bilir. Ama kararı ben veririm” diyor. İhsan sahibinin tanımı neydi? Bol ihsan eden. Bu kişi cimri, veremiyor. Şu örnek günümüzde çok daha iyi anlaşılır. Bir meteoroloji uzmanı üç günlük hava tahmin raporunu verdi, bildi. Gerçi daha uzun da veriliyor ama sonuçlar tam doğru olsun diye üç günlük bildi diyelim. O hava raporunun kaderinin sahibi bu meteoroloji uzmanı mı? Bildi işte. Yağacak dedi yağdı. Hatta şimdi bulunduğun yere göre saatlerini veriyorlar, semtlerini veriyorlar. Basıyorsun tuşa bulunduğun yerin meteorolojisini buluyor, biliyor, veriyor. Şimdi bunlar kader sahibi mi? Kader bilmek değildir. Ama siz Allah’a öyle yapıyorsunuz, “Allah bildi” diyorsunuz. Bu da biliyor. Bildi diye kader sahibi o mu? O iklimin hükmünü meteoroloji uzmanı mı veriyor? Kader sahibi hüküm sahibidir. Hüküm! Kaderi tarif edecekseniz “hüküm” kelimesiyle tarif edeceksiniz, “bilmek” kelimesiyle değil! “Hüküm Allah’ındır” ne demek şimdi anlayın. Hüküm Allah’ındır; kader Allah’ındır. Hatta “bilme” işi için Halley yıldızı örnek verilir. Belli zamanlarda geçen Halley yıldızını insan hesaplayıp kaç yıl sonra geçeceğini biliyor, işte Allah da kulunun ne yapacağını böyle biliyor deniyor. Maalesef kaderi anlatan önemli kitaplarda bunu görebilirisiniz. Yahu, Halley yıldızının bir de hükmü var! Halley yıldızının oradan o periyotta geçme hükmünü kim veriyor? Bilmek ayrı iştir, hüküm ayrı iştir. Hüküm veren ne hüküm vereceğini de bilir elbette.

Öğrendik ki kader bilmek değil hüküm vermektir. Öğrendik ki hüküm sahibi ne hükmedeceğini elbette bilir. Kulun şimdiki anını ölçü alarak cümle kurarsak, Allah önceden -işte o anda- o kul için ne hüküm vereceğini biliyor. “Allah biliyor” demeleri doğrudur. Yanlış olan, o doğru cümleyi alıp “Bana göre” diye devam etmeleridir. İslâm’da “Bana göre” yoktur. Kulun o anda yapacağıyla ilgili ne hüküm vereceğini Allah biliyor. O kul için o anda ne hüküm vereceğini biliyor. Hem “Allah’ın hükmü, Allah’ın izni olmadan yaprak düşmez” diyorsun -ki bu bir ayettir- hem de “Ama ben o hükme tâbi değilim” diyorsun. Olur mu? Kendini kandırırsın.

Kaderin yaşanması insan için bir süreçtir. Bu sürece şimdi tersten bakacağız. Sürecin ikinci basamağı kulun davrandığı andır, yani o davranışla ilgili Allah’ın hükmünün açığa çıktığı andır. Eğer kesret diliyle söylersek; kaza anı. O emrin açığa çıkışı Kaza’dır. Bu sürecin birinci basamağı o anda o kul için ne hüküm vereceğini Allah’ın bildiği basamaktır. O da kaderin belirlendiği noktadır. Bütün belirlenmelerden sonra kalemin kuruduğu, kırıldığı yerdir. Kul için ne hüküm vereceğini Allah’ın bildiği nokta, kulun müstakilen VAR ve muhtar iradesiyle yapacağını bilmesi değildir. O dȗniHi bir şeydir. Bu sürecin iki basamağı şöyledir: Fiilin olduğu o an KAZA’dır. Hükmün ne hüküm olacağının bilindiği nokta, bunun tanımlandığı, yazıldığı an KADER’dir. Kaza ve kader budur. “Kaza ve Kaderin Allah’tan olduğuna iman ettim” diyen sonra “Onu ben yaptım” nasıl der? Evet, sen yaptın ama neyle? “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir iraden var da onunla değil. Fakat sen öyle diyorsun. İşte tehlike budur. Böyle anlattığımız zaman kişi “Kulun bunda ne dahli var? diyor. Var, göreceğiz.

Kaza ve Kader denilen süreç insanın yaşadığı bir süreçtir, Allah’ın yaşadığı bir süreç değildir. Kul gözünden baktığınız zaman süreçte iki nokta var: Kulun yaptığı an hükmünün verilmesi. O hükmün ne olduğunun ezelden, önceden bilinmesi. Bu iki nokta kula göredir. Allah için öyle iki nokta yoktur, olamaz. Dolayısıyla, Allah’ın bildiği an hükmünü verdiği andır. Mânâ çakıştıracaksınız. Kişi mânâ çakıştıramadığı için perdelenir. Mânâyı, yani bu iki noktayı çakıştıracaksın. Çakıştırdığın zaman “Kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna iman ettim” dersin. Bu söylediğimizdeki birinci mânâ da ikinci mânâ da aslında Allah için -Tevhid’de- tek manadır. Biz tevhid için bu iki noktayı, bu iki mânâyı birleştirdik, “Kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna îman ettim” demekle birinci ve ikinci basamaklar üst üste geldi, onları birleştirdik.

Bu belirlemeden sonra çok önemli bir şeyi de inşâAllah paylaşalım. Kulun yaşadığı bu süreçte Allah da kendisine rol vermiştir. İnsanın bir rolü var, çünkü Allah’ın belirlemesi öyle. Ama Allah kendine de rol vermiştir. Onların âyetleri farklıdır. Onlar hüküm anıyla, kaderin belirlenmesi ile ilgili âyetler değildir. Allah’ın kendisine verdiği o roller kader içerisindedir ama kader/hüküm ânından sonraki rollerdir. “Hidayet” onlardan biridir. Hüküm ânıyla ilgili kısım, kader dediğimiz kısım Nisâ-78. âyettir. Rollerin dağılımı ise Nisâ-79dur. İnsan için ve Allah için rolleri anlatan Nisa-79’dur. O rollere bakarak işi karıştırmamak lazım.

Şimdi farklı birşey yapalım ki öğrendiğimizi mânâda bir ileri götürmüş olalım. Kaderi tanımlarken hüküm verilen kaza anına ikinci basamak, onun ne hüküm olacağını Allah’ın bildiği noktaya birinci basamak dedik. Onu insanın anlayabilmesi için ayırdık. Kaza ve Kader diye etiketlediğiniz bu iki ayrı mânâyı tevhid için, doğru için birleştirip Kader diye tek mânâ yaptık. Şimdi de diyoruz ki, o kaza süreci yaşanırken Allah, kullarına verdiği gibi kendisine de rol vermiştir. Şimdi bu rolleri de Kader’le çakıştırmalıyız, yani tekrar bir çakıştırma yapmalıyız. Çünkü o da ayrı birşey değildir. Hep tevhide doğru mânâ çakıştırmak gerekiyor. Kişi bu mânâ çakıştırmaları en kolay nasıl yapar? “Anlayamıyorsam da öyledir” diyerek. “Rabbim öyle diyorsa öyledir” dediniz mi mânâ çakışır. “Her dediğini yaparım” derseniz mânâyı çakıştırırsınız. Şu iki şey önemlidir: Mânâları çakıştırmaz da çarpıştırırsanız olmaz. Böyle yapıldığı için konu anlaşılmıyor. Mânâları çakıştırarak ulaştığımız yeni mânâyı dünya diliyle cümle haline getiremeyiz. Onu tek bir cümle haline getiremediğimiz için de anlaşılamıyor. O zaman kula bir görev düşüyor. Bu durumda kul ne yapacak, nasıl davranacak? Kul muhtar değildir ama muhtarmış gibi davranacak.

Kul Allah’a karşı “Müstakilen VAR ve Muhtar” değildir. Ama bir diğer kula göre muhtardır. Kul yaratılmışlar arasındaki ilişkilerinde tercih yetkisi almıştır, kul kula göre muhtardır. İşe hem Yöneliş hem de İlişkiler açısından bakarsak, kul zâhiren muhtardır, bâtınen mecburdur. İlişkiler çerçevesinde muhtardır, Yöneliş çerçevesinde mecburdur. 15. Tefekkür Şemamızda kulun nasıl davranacağı şöyle tarif edilmişti: “Muhtar değilsin. Ama muhtarmışsın gibi davran.” Konumuzu paylaşırken çok fazla “Onu çakıştır, bunu çakıştır” dedik. “Bu söylenenleri hemen yapamam. Ya buradan çıkar çıkmaz ölürsem? Ya yanlış yaparsam? Bana hemen ne yapabilirim onu söyle” diyenin cümlesi budur: Muhtar değilsin ama muhtarmışsın gibi davran. Ancak; muhtarmış gibi davranmak, seni muhtar duruma düşürmesin. Böyle davranıyorum diye kendini müstakilen VAR ve muhtar zannetme. Çünkü; ayrıca, muhtar olan ve muhtar olmayan YOK, İLLA BİLLAH. Yapacağımız davranışı tarif ettik.

“Çünkü; ayrıca, muhtar olan ve muhtar olmayan YOK, İLLA BİLLAH” ifadesini biraz açalım: Çünkü, yani bilmelisin ki; ayrıca, yani Allah’tan başka müstakilen VAR ve muhtar olan YOK. “YOK” ne demektir? Gerek bu iddiada bulunanın zannı, gerekse muhtarmış gibi davrananın zannî gayreti YOK demektir. Yani işi fark ettiğin zaman göreceksin ki “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyenin iddiası da YOK, muhtarmış gibi davrananın zannı da YOK. Onlar, sen davranasın diye verilmiş zannî rollerdir. Rolünü oyna, aslında o da YOK. Muhtar olmayan da YOK. Birisi bütün bunları öğrendi ve Allah’a yöneldi, diyor ki; Allahım muhtar değilim. İşte o “Muhtar değilim” demeye çalışan dahi YOK.  İLLA BİLLAH. Fark ettiniz mi? Ama bu hâli yaşayabilmek için başlangıç çizgisi bu anlattıklarımdır.

M. Yılmaz DÜNDAR

Talibin Başlangıç Çizgisi/ 14. Bölüm