Ana Sayfa

Yeni Tefekkür Paylaşım Söyleşisi

Şeytanın Avukatı

24 Zilkade 1437 / 27 Ağustos 2016

Ey Talib Kardeşim,

Esfele Safiliyn hal ile bütünleşmiş, bu hali benimsemiş, sahip çıkmış ve o hali kendi esası sanmış kişi, ŞEYTANIN AVUKATI’dır ve bu gayretlerinin karşılığı, ücreti de cehennemdir. Bu ne kötü bir ticarettir.

Ahseni Takviym üzere yaratılan insan dünya hayatına başlarken kendisini duniHİ algı ve zann’ları içerisinde bulur; böylece esfele safiliyn hal üzere olup şeytanın halifesi olarak, yani şeytanın avukatlığını yapıyor olarak işe başlamıştır. Elbette ki, ana sebep, insanın farkında olarak veya olmayarak Müstakilen Varım ve Muhtarım İddiası’nda bulunmasıdır.

İnsan dünya hayatında ancak bir tarafın vekilidir. Ya Allah’ın vekili olarak yaşar, ya da şeytanın vekili olarak yaşar. Ya Halifetullah göreviyle Hakk Yol’a vekillik yapar veya şeytanlık göreviyle Şeytanlık Patronaj Sistemi’ne yani Batıl’a vekillik yapar.

Halifetullah göreviyle Hakk Yol’a vekillik yapan ile şeytanlık göreviyle Şeytanlık Patronaj Sistemi’ne yani Batıl’a vekillik yapanı fikirleri, yorumları, kurdukları cümleleri ile birbirlerinden ayırabileceğimizi, böylece tanıyabileceğimizi Muhammed Suresi 30. ayetten öğrenmekteyiz; hatırlayalım!

“Eğer dileseydik elbette onları sana gösterirdik de onları simalarından tanırdın. Yemin olsun ki, sen onları kavlin lahnı’nda (sözün söyleniş tarzından, kastından) tanırsın. Allah amellerinizi bilir.” (Muhammed-30)

Bir insanın Hakk üzere mi, yoksa batıl üzere mi olan bir hayat tarzını benimsiyor olması o kişinin konuşmasının da kastını ve tarzını oluşturuyor.

Bu durum talib için çok önemli bir belirteçtir, elbette ki kendisi için!

Bilerek veya bilmeyerek kişinin konuşmasındaki kastın batıldan yana olması Saff Suresi 8. ayette şöyle tanımlanmıştır:

“Allah Nuru’nu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah, nurunun tamamlayıcısıdır. Velev ki kafirler hoşlanmasa bile.” (Saff-8)

İnsan konuşmasının kastını fark etsin ve batıldan kurtarsın diye Mücadele Suresi 9. ayet ile uyarılmaktadır; ayrıca, Allah Nuru’nu söndürme gayretlerinin de şeytanın bir oyunu olduğu Mücadele Suresi 10. ayette belirtilmektedir.

“Ey iman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınızda ism (günah), udvan (düşmanlık) ve Rasul’e isyan etmek ile ilgili fısıldaşmayın. Birr (arınma ve yakınlığı sağlayıcı şeyler) ve Takva’yı (korunmayı sağlayıcı şeyler) fısıldaşın. Kendisine haşrolacağınız Allah’tan ittika edin (utanın).” (Mücadele-9)

“(Batıl olan) fısıldaşma ancak şeytandandır. İman edenleri mahzun etmek için. Bi-iznillah müstesna, (şeytan) onlara hiç zarar veremez. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” (Mücadele-10)

Kurtuluşa eren mü’minlerin özelliklerinin sıralandığı Mü’minun Suresi başlangıç ayetlerinde bir özellik de konuşmaların kastıyla ilgilidir:

“Ve onlar ki lağv (batıl-boş söz, faydasız iş)ten yüz çevirenlerdir.” (Mü’minun-3)

İnsanların konuşmalarındaki kastlar hesap günü bir belge olmak üzere kaydedilmektedir

Ya Halifetullah olarak konuşursun ya da Şeytanın Avukatı olarak...

Talib için önemli olan şudur: Aslında şeytanın avukatlığını yapıyorsun da bunun farkında değilsin ve kendini halifetullah görevinde mi sanıyorsun? ACABA hal böyle mi?

Müstakilen Varım ve Muhtarım İddiasında bilerek veya bilmeyerek fiilleriyle ısrar eden insanın dostu Tağut’tur; yani, onun Müstakilen Varım ve Muhtarım İddiası ve bu iddia ile yine duniHİ anlamda müstakillikler verdiği sözde güçlerdir ki bunların hepsi Allah’a düşmanlıktır ve şeytanlıktır. Dolayısıyla onun dostu şeytan ve şeytanlıklardır ki, bu hal o insanı kendisinin aslı olan Nur’dan uzaklaştırır, vehmin zulmetine sabitler ve nefsinin şerri Şeytanın Avukatlığı olur. Şeytanın Avukatları Enbiya Suresi 29. ayette kınanan ve cehennemle müjdelenmiş olan ve dünyadaki hayatlarında ilahlık iddiasında bulunmuş insanlardır.

Ey, Talib Kardeşim,

Şeytanın Avukatlığından kurtulmak Esfele Safiliyn’in sesini sonra da nefesini kesmekle mümkün olur. Eğer talib Esfele Safiliyn’in dilini sonra da nefesini kesmeyi başarabilirse, o zamana kadar “meğer kimin avukatlığını yapıyor muşum da farkında değilmişim” durumda olduğunu anlar. Bu durumda Şeytanın Avukatlığını kendinde tanıman, bulman ve onunla mücadele etmen gerekir.

Sendeki Şeytan Avukatlığı son buluncaya kadar da bir başkasını yargılayarak kendini zora sokmamalısın.

Yılmaz DÜNDAR

"Şeytanın Avukatı" Tefekkür Paylaşım Söyleşisinden

Hac Bayramı

Bayramınızı Rabbim mübarek ve hayrlı ediverir inşaAllah

Yeri geldi, baba İbrahim ve oğlu İsmail’den bahsedelim;

Hz. İbrahim aleyhisselam ve Hz. İsmail aleyhisselam’dan! Saffat Sûresi 103. ayet ve devamı anlamamız gereken bir konuyla ilgilidir.

“İkisi de teslim olup onu alnı (şakağı) üzerine yıkınca;

Biz O’na “Ya İbrahim” diye nida ettik;

“Gerçekten rüyanı tasdik ettin. Doğrusu biz muhsinleri böyle cezalandırırız.”

Muhakkak ki bu apaçık bir beladır (idrak ettirici bir tecrübedir).

Ona (Sema’dan) Zibh-i Aziym (büyük kurbanlık) fidye (bedel) verdik.

Ahıriyn içinde Onun üzerine (ona alamet olan bir bakışla) anış (yâd ediş) bıraktık.

Selâm olsun İbrahim’e.”

(Saffat; 103-109)

AHIRİYN (sonrakiler) Vahdet Ehli demektir. Örneğin zamanımızda bizler.

Allah bir Kul’una, ayette ismini anarak; “Selâm olsun İbrahim’e” diyor!

Zaten biz de bu ayetleri okuyarak, Hazreti İbrahim aleyhis selam'a Allah’ın bu muhabbetini sağlayan şeyi anlatmaya, tefekkür etmeye çalışıyoruz.

Kur’an bize İMAN’ı, İKAN’ı, bu ayetlerde ise TESLİMİYET’i anlatıyor.

Bu öyle bir teslimiyet ki çok önemli! Bu bir insanı Hakk yolda çok hızlı ilerletebilecek bir nokta, bir bilgi, popüler tabirle bir sır....

Hz. İbrahim aleyhisselamın döneminde enteresan bir alışkanlık var, İNSAN KURBAN ETMEK! Maalesef günümüzde de böyle; insan kurban etmek doğal ve normal... Herhangi bir şey için, herhangi bir evrensel olay için insan kurban etmek yaygın!

Dört yüz, dört yüz elli yıl öncesine ait, yani günümüze yakın sayılabilecek bir zamana ait bir kaynakta, Meksika’da bir tapınak açılışında, yanlış hatırlamıyorsam, yirmi bin insan kurban ediliyor. Yani hala insan kurbanı var! Geçmişte bu hem çok daha yaygın, hem çok daha önemli! Hazreti İbrahim aleyhisselam’ın; “çocuğum olursa sana kurban ederim” demesi bu yüzden o günün yaşantısı içerisinde çok doğal ve normal.

Ama sonra yapamıyor? Böyle diyor ama sonra yapamıyor. Ancak yavrusu ona; “baba emrolunduğunu yap, ben hazırım” dediğinde öyle bir teslimiyet yaşıyor ki! İşte o teslimiyetle ileriye ait hiçbir üzüntü, hiçbir tasa olmaksızın... Bir endişenin söz konusu bile olmadığı bir halde, ikisi de çok mutmain bir şekilde teslimler! Ayetten öğreniyoruz: Alnını taşa koyup da bıçağı uzattığında O’na seslendik: “Ya İbrahim, tamam rüyanı doğruladın.” Ve o teslimiyetinin fidyesini verdik.

Lütfen dikkat ediniz, “hediye ettik, armağan ettik” demiyor. Bir yerlerde rastlamayacağınız önemli bir şey: FİDYESİNİ VERDİK!

Ayet böyle diyor. Allah o teslimiyeti satın alıyor, Hz. İbrahim’in teslimiyetinin fidyesini ödüyor. Onun o teslimiyetine bedel, fidye veriyor. Buradan çıkaracağımız ders nedir? Bizde üstü örtülü olan şey (sır) nedir? Şimdi onu açalım.

Beklenen şey (fidye) teslimiyetten sonradır! Teslim olduktan, yani ihbattan sonra fidye geliyor. İkisi de ihbat etti, teslim oldu, boynunu büktü ve Allah onların o hallerini satın aldı, bedelini verdi. Ayet diyor ki: “Daha sonra gelecekler için bu davranış hayrla yad edilsin diye bu olayı bıraktık, hatırlattık.” Yani Hz. İbrahim’i bu olayların içerisinde hayrla anın. Bir de apaçık bir BELA (idrak ettirici bir tecrübe) var burada, onu da edinin! Bir kıssa duyasınız diye anlatmış değiliz, burada sizin için bir bela var, idrak etmeniz gereken bir tecrübe var, onu çıkarın, olayı da hayrla anın.

Bir işi HAYRLA ANMANIN EN GÜZEL ŞEKLİ nedir biliyor musunuz? O olayı yaşatmaktır! Normal dünya hayatında birisini anmak istediklerinde ne yapıyorlar? Onu eserleriyle gündeme getiriyorlar, onu yaşatıyorlar. Daha çok yaşatmak için onun adına eserler yapıyorlar. Demek ki, önemli olan yaşamak!

Dolayısıyla “İbrahim’i hayrla anın” demek, “bu bilgiyi yaşayın, sizdeki Hz. İbrahim olayına bakın, bu işi yaşayın, satın alayım, fidyesini ödeyeyim” demektir.

İbrahim aleyhisselamın teslimiyetini tefekkür eder, hayatınızda incelerseniz gün içinde ona benzer o kadar çok olayla karşılaştığınızı görürsünüz ki! Ve onları iyi gözler, bu ayetlerin ışığı altında teslimiyeti yaşarsanız Allah’ı tanıma yolunda, Allah’ı idrak yolunda çok hızlı ilerleme kaydedersiniz. Ve o bir kere başladığı zaman artık birbirini tetikleyen bir şekilde devam eder gider. Gözlemek, fark etmek ve teslimiyeti yaşamak...

“Muhsinleri böyle cezalandırırız (ikramda bulunuruz); kezalike neczil muhsinin.” (Saffat-110)

Muhsinlere böyle ikram ediyor. Siz de bu teslimiyeti yaşadığınızda, bu ikramları hayatınızda tek tek bulacaksınız! Bu yüzden zorlayın, herhangi bir olayda “bu olay teslimiyetle ilgili olabilir mi" deyin, "bu teslimiyetle ilgili olabilir” diyerek zorlayın. Birisi size “teslimiyetle ne alakası var” dese bile ona bakmayın, bir alaka bulun zorlayın, yanılmazsınız! “Bu teslimiyettir” deyin. O işin, o olayın teslimiyetle ilişkisini bulmak için zorlayın, bulun ve uygulayın. Bunu yapmak için de büyük olaylar beklemeyin.

Siz teslimiyeti yaşadığınızda ne olur?

Sırayla: Teslimiyetle HUŞU gelişir. Huşu İHLAS’ı getirir. İhlâs da İHSAN’ı açar.

Teslimiyetin ilk ikramı olan Huşu’yu onlar üzerinden tahayyül edelim. Hz. İbrahim ve İsmail Arafat’ın devamında taştalar. Hz. İbrahim kararı “tam” verdi, dönüşü yok, bıçağını uzattı. Hz. İsmail kararı “tam” verdi, dönüşü yok, boynunu uzattı. Bu iş onlar için bitti. Peşine fidye geldi, o nidayı duydular... Şimdi onların beden dillerini bir tahayyül edin; Allah’a karşı nasıl bir hale girdiler? Yaradan’larına karşı nasıl oldular? Elleri ayakları ne hale geldi? Bedenleri, Kalbleri nasıl oldu? Vücutları nasıl titredi? İşte Huşu...

Bu teslimiyet olursa normal hayatınızda Huşu’yu hep yaşarsınız! Huşu İhlâsı getirir; Fuadın görmesi netleşir, o da İhsanı getirir. O zaman Saffat Sûresi 110. ayetin muhatabı olursunuz:

İhsan sahiplerini (muhsinleri) böyle cezalandırırız.

Yılmaz DÜNDAR

"İnşirah" Tefekkür Paylaşım Söyleşisinden